27 Eylül 2014 Cumartesi

2008 Yılı Hayvanları Koruma Kanununda Değiştirme Teşebbüsleri

İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Hayvan Hakları  Aktif Güç Birliği Platformu (HAYTAP) ve İstanbul Veteriner Hekimleri Odası ile birlikte çalışarak tespit ettiği 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda değişiklik önerilerini Çevre ve Orman Bakanlığı Doğal Koruma ve Milli Parklar Daire Başkanlığı’na sundu.

Hürriyet Gazetesi Haberi
 

21 Eylül 2014 Pazar

3. Köprüye HAYIR !

İnatlaşmaya binen İstanbul’a 3. köprü yapılsın mı yapılmasın tartışmalarına, haklarını savunduğumuz canlar açısından neden kimse bir pencere açmıyor. Neden onların yaşam alanlarının elinden alınması için insanoğlu kendinde doğal yaşam ortamlarını “gasp etme ” yetkisini elinde bulundurur?
Yani sincapların, tilkilerin, kuşların, kaplumbağaların, leyleklerin  yaşamış oldukları alanlar için neden eko sistemin bozulabilecek dengesi de tartışılmıyor?
Anımsayın 2. köprü yapılmadan önce şu anda çevre yollarının geçtiği bölgelerin çoğu su havzası idi, ormanlık alanlar idi. Ne zaman köprü yapıldı hemen devamında çevre yollarının kenarlarındaki tüm alanlar imara açılarak yağmalandı.
Aslında köprü köprü dedikleri, işte bu çevre yolları ve onun sonucunda civarındaki yeşil alanların ve su havzalarının imara açılması. Tüm kavga bu yüzden. Yoksa köprü boğazın üstünden geçmiş geçmemiş o kadar da önemli değil hani. Çünkü Türkiye otoban kenarına sıfırdan imar veren ender ülkelerden. Oysa gelişmiş ülkelerde yolların geçtiği alanlara bu kadar yakından imara, yapılaşmaya, betona, kaçak yapıya göz yumulmaz. E5 karayolu ve TEM bu imara açılma sonucu transit yol olma özelliği kaybettirildi, burada giderken etrafı binalarla çevrili adeta bir sokak ya da cadde içinde gittiğinizi görmek artık şaşırtıcı değil.
Oysa İstanbul’a insan ve araç nüfusunun bu yolla çekilmesi, aslında doğal ortamı  ve ekosistem yaşama tarzı kendi elimizle yok ettiğimizin kanıtı ve hala kimse bunu görmek istemiyor.
Şu andaki mevcut göl havzaları ve ormanlık alanlar bile 15 milyonluk nufusun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzakken nerede kaldı oradaki yaban hayatının sürdürülebilirliğini sağlamak? Kaldı ki, şunu da unutmayın. İstanbul belediyelerinin hala çoğunluğu , sokak hayvanlarını özellikle bu ormanlık alanlara kamyonlarla atıyorlar…
O zavallıcıkların ormanda yaşayabileceklerini düşünüyor ve onları açlığa terk ediyorlar. 3. köprüye onay vermek ekosistemi telafisi imkansız ve güç zararların meydana geleceği bir dünyaya kapı aralanıyor
Halbuki sadece hayvanların  değil insanların yaşam kalitesi bu kararla düşüyor. Onlar da gözlemlediğimiz her olumsuz etki aslında biz insanlara da daha sonra etkisini göstereği kesin. Yani onlar yok oluyorsa, biz de aynı şekilde acıyla, havasızlıkla, kanserle yok oluyoruz.

Raylı sistemlere öncelik tanımamak  ya da transit yol diye tutturup aslında çevre yolları vasıtasıyla rant sağlamak, İstanbul’un o kendine has çevresel dokusunu bozduğu gibi, yaban hayatından uzak, betonlara hapsedilmiş, hayvanları sadece kafesler arkasından görebileceğiniz, yüzyıllık ağaçların kesilip yok olduğu bir dünyaya bizleri son hızla götürüyor.
Dostlarımız haykırıyor. 3. ve 4. köprülere izin vererek aslında onların da yaşam alanlarını, onların çektiği acıyı sanki başımıza gelmeyecekmiş gibi sorgulamadan avantajlı ırk özelliğimize dayanarak kaldırıyoruz. 
Zaten onları uzaklara öteleye öteleye yaşayacak alanları, nefes alacak, su içecek, dinlenecek bölgeleri de kalmadı. 
Siyasiler İstanbul’a iz bırakacak diye, buna hakkımız var mı?  Raylı sistemler dururken, petrole bağımlı ekonomi, küresel ısınmaya daha katkı sağlamayacak mı?
Kutup ayılarının yok olması, buzulların erimesi, ozonun delinmesi sanki bizim sorunumuz değil mi?
HABERTURK 26/09/2009
Av. Ahmet Kemal ŞENPOLAT


15 Eylül 2014 Pazartesi

(*) Hayvan Hakları Hareketinde Kurumsallaşmak Ve Haytap

Bu yazıyı devamlı sorulan bir soru nedeniyle tekrar kaleme almak istedim.
Uzun süredir farkında iseniz Türkiye çapında ulusal bir örgütlenme meydan getirmek için de mücadele ediyoruz. Yerel bazda yapmış olduğumuz çalışmalar maalesef yeterli olmuyor. Hala adımız hayvansever aşamasından bir üst aşamaya çıkamadı.

Zaman zaman kendimiz söylüyor kendimiz inliyoruz diye düşünüyorum.

Eminim bir çok kişi de aynı kanaatte..

Şöyle zafer naraları atacağımız başarılar yerine genelde her hafta kötü haberler alıyoruz ve yaptığımız başvurular idari makamlar tarafından komik ya da diplomatik gerekçelerle baştan savılıyor.


Oysa her zaman söylediğimiz gibi bir an önce yapmamız gereken ciddi bir örgütlenme ve kurumsallaşma.

Asla “herkes bir çatı altında buluşsun” gibi bir saçma idealimiz de yok.

Hepimiz birbirimizi tanıyoruz.

Ama güçlü ve örgütlü ulusal bir ses altında olabilirsek hayvanlara yapılan vahşetlerin önüne yine geçemeyeceğiz fakat belki bunun hızını kesebileceğiz, sonuç alacağız.

Gerçekçi olalım. Çoğu vatandaşın bizim yahoo gruplarından, HAYTAP’TAN ya da diğer bir çok irili ufaklı isimden, ormana atılan köpeklerden, kuduzun asıl sorumlularından, evinden tahliyeye zorlanan hayvanlardan, barınak vahşetlerinden, deney hayvanlarından, yasadan, yaptığımız eylemlerden haberi yok. Hala hepimizin adı oraya buraya bağıran bir iş yapmayan hayvansever dernekler.

Yıllardan beri değiştirmekte zorlandığımız makus talihimizi yenmemizin tek kolay yolu doğru insanlarla doğru bir davayı ortalama vatandaşa ve devlet mekanizmasına anlatabilmek. Onun farkında iseniz paneller yapıyoruz, fuarlara katılıyoruz, işin içine farklı camialara mensup akademisyenleri çekiyoruz, broşürler dağıtıp kamuyou yaratmaya çalışıyoruz, medyaya farklı bir bakış ve düşünce ile çıkmaya çalışıyoruz, farklı sivil toplum kurumlarında komisyonlar kulüpler oluşturup işbirliği yapmaya çalışıyoruz.

İnanın yanlış bir şeyi savunmuyoruz ancak savunduğumuz şeyi bilgisiz ilgilere hala anlatamıyoruz. Pazarlamamız  (marketing) maalesef yetersiz ve cılız. Heleki Türkiye gibi gündemin her an değiştiği bir ortamda..Malımızı (idealimizi) anlatamıyoruz.

Dolayısıyla bunları aşmanın  tek yolunun örgütlenmekten ve çoğalmaktan geçtiğine inanıyorum.

Tabii ki eskiden düzenlerini kurmuş , bu güçlü örgütlenmeyi istemeyen , düzenlerinin de devam etmesini , (en birinci en doğru kendilerinin kalmasını ) bir çok kişi ve dernek de var..bunları da biliyoruz...ama bazen gerçek amacımızın dernekçilik mi  yoksa hayvanlara hizmet mi olduğunu onlar da unutuluyor.

Bu kişiler tekerlerine hem çomak sokulsun istemiyorlar fakat kendi aralarında bir kıyamet koptuğu zaman da muhakkak cc kısmına bizleri de ekliyorlar. Yani NE bizle olmak istiyorlar NE de bizsiz yapabiliyorlar..

Örneğin HAYTAP yahoo grubunun sadece bir sanal iletişim grubu olarak kalmasını isteyenler dahi var…yani “ben Haytap’ın bu örgütlenmesini , orada çalışanları sevmiyorum ama ne yapayım ki en fazla insan da buradan mailleri okuyor , bir şekilde bu Haytap da bu şekliyle sanal olarak doğdu sanal olarak ölsün “ diyen bir çok hayvansever de var.
Olabilir anlayışla karşılarım.

Ama kimi siyasi partilerdeki anlayış gibi küçük olsun benim olsun anlayışı doğru mudur?

Hafta sonları popüler gazetelerin ilgili sayfalarına çıkmak da kendimizi tatminden başka maalesef fayda sağlamamaktadır. Bir spor sayfası ya da falcı ya da köşe yazarı okuyucusu nasıl ki sadece kendi sayfasına odaklanır biz de sadece oraya odaklanıyoruz…sanıyoruz ki herkes orayı okuyor…


Biz bize çalıp söylüyoruz…gerçekçi olalım.
Arkamızda ciddi medya desteği yok..para yok…yurtdışı bağlantıları yok…
Ama ulusal çapta örgütlenme olabilir..bunun adı da samimi olarak söylüyorum o kadar önemli değil.
Gidip bir dernek kursam ben de ..mutlaka bu camiada üç beş kişi vardır benim de arkamdan gelecek..alın size yeni bir rekabet ortamı .
Çözüm mü bu? Değil !
Piyasada yüzlerce dernek var zaten. Yüz birincisinin ne faydası olabilir ki? Ya da doksandokuz kalsa ne olur?
Halbuki, ulusal çapta bu yerel çalışmaları güçlü bir ses altında toplarsak uzun vadede kazanırız. Kısa vadede zaten fazla bir şey yapamıyoruz. Herkes maddiyata takılıp kalıyor. Parasız da hiçbir şey olmuyor. Bağış yapanlar dahi aynı kişiler aynı gruplar. Kabuğumuzu kırıp kendimizi anlatamıyoruz. Bize gönül veren çok kişi var belki ama kime güveneceğini, hangi isme inanacağını bilemiyor.

Madem öyle gerçekçi olalım.
Peki neden Haytap ?
Çünkü zaten bir çok il ve ilçede  sanal da olsa takip ediliyor.  Belediyelerdeki veterinerler, başkanlar, ilgisiz yetkililer bile burayı izliyor. Aktivist olarak izleyen kişi sayısı en fazla burada..
O zaman mevcut kalabalık etkin ve aktivist bir oluşum var ..yenisini kurmak niye?
Yazık değil mi enerjiye? 
Hatta stkların bir araya zaten toplanabileceği federasyon yerine  yeni kurulacak bir dernekle yaratılacak rekabet ortamına? Şunu da önemle belirteyim ki herkes de birbirini sevmek zorunda değil. Doğaldırki herkes en güvendiği sevdiği kişilerle çalışır. Normali de budur.
Fakat ortak hedefler için bir araya gelmiş bir avuç insanız…arkadan kumpas çevirip ama hala da sanal oluşumun nimetlerinden faydalanmak ya da
“ biz bu kadar gazeteciyi tanıyoruz, elimizde bu kadar önemli kişinin email adresi var “
ya da
“ benim tecrübem kimsede yok gelin benden ders alın “
veya
“ siz şortla gezerken ben hayvanlara bakıyordum”
yahut
“ ben birim siz hepiniz sıfırsınız, benim web sitem sizinkini döver ” 
Gibi narsis duygularla ortaya çıkmak inanın herkesin arkanızdan gülmesine neden oluyor. Hele ki bu yazışmalar idari makamlara kadar gidince ne kadar ciddiye alındığımızı siz düşünün….bundan sonra yazdığımız talep ettiğimiz hiçbir ciddi şey dikkate alınmıyor. Zaten huzrularında durduğunuz zaman size çok iyi davranıp sırtınızı sıvazlayıp arkanızdan işi bitiriveriyorlar.
Makalenin burasına kadar sabırla geldi iseniz zaten bu yazıyı okuyan kimsenin hayvan sevgisinden de şüphe etmiyorum..

Eğer bu dağınıklık ile gidersek emin olun 2015 yılına kadar İstanbul’da sokaklarda ve hatta barınaklarda sokak hayvanı kalmayacak, kalanlar turistik olacak ….ülkeye at kesim mezbahaları yerleşecek, kaçak hayvan ticareti, üretim çiftlikleri çoğalacak, tazı yarışları adı altında kumar oynatan şirketler çıkacak, hayvan uyutmak, bu ilaçları derneklerle işbirliği içinde hayvanlara enjekte etmek çok olağan hale gelecek, gazetelerde ancak pembe haberler göreceğiz, kürk endüstrisi Anadolu’nun ücra köşelerine kadar yerleşecek.. bunlar hayal değil…bunlar gerçek…bunlar perde arkasında konuşulanlar ve yapılacaklar…çünkü bunları yapmak isteyenlerin paraları da var, bağlantıları da var, ko-medya destekleri de var..
Bunlar karşısında fren görevi görebilecek bir direnç unsuru olması gerekiyor. Bu da ancak tek ve kurumsallaşmış bir isim ile olur. Başındaki kişileri sevmezsiniz, anlarım.
Tek bir kelimelerinden fi tarihinde  alınmışsınızdır anlarım. İçinizde gizli narsizim vardır anlarım. Takdir görmüyorsunuzdur, unutulmuşsunuz hissine kapılırsınız bunu da anlarım.
Ancak sonuçta biz bir davaya inanmışız kişileriz. Ağlayarak şikayet ederek bir yere varamayacağını herkes görüyor. Bir gece gelip barınağınızdaki tüm hayvanları zehirleseler ne yapabilirsiniz? Hangi hukuka, hangi medyaya, hangi örgütlü toplumsal eyleme, hangi email adreslerine güveniyorsunuz?
Birkaç hafta bağırıp çağırır ondan sonra da otururuz…hiçbir şey yapamayız…hala ipler devletin o takım elbiseli idari makamının elinde…
Devletin karşısına tek bir yürek ciddi bir isim olarak çıkmak gerekiyor. Ben buna inanıyorum…öbür türlüsü dünyanın hiçbir tarafında başarılı olamamıştır; zaten devlet de karşısında örgütlenmemiş, birbiriyle kavga eden cılız bir güç ister.
Kaldıki devlet de dediğiniz nedir ki? Orada bu yetkiyi almış imza makamı.
Bizim kadar olaya duyarlı da olamaz..maaşını alıp akşam servisine yetişmek isteyen , devletin vermiş olduğu yetkinin zırhının arkasına saklanıp esip böğüren bir yapıdır.
Bu yapıya karşı durmak da ancak yerel ve ulusal dayanışmanın birlikte hareketi ile olacağına inanıyorum…Geri kalan tüm bireysel ve yerel çaplı hareketler belki o bölgeyi kurtaracak ama Bingöl’deki ayıya, Malazgirtteki kurda, Kıraçtaki kuduz hayvanlara, Mamak, Antalya ve Bandırma  dramlarından sonuç almaya, yasanın değişmesine, petshopların kapatılmasına, hayvan dövüşlerinin engellenmesi gibi makro hizmetlere yetmeyecektir.
Sonuçta bu hareketi bir sivil toplum hareketine ve ulusal çapta çalışan bir dinamoya çeviremediğiniz zaman ve yapmış olduğunuz çalışmalarda tek başına ya da kapalı olarak çalışmaya devam ettiğinizde hayvanlara değil ancak kendi egolarınıza faydanız olmuş olur. Paylaşmayı bilmiyorsanız, ahlak kavramı gelişmemişse, isterseniz yüzlerce film yapın, küçük gruplara paneller düzenleyin, bu ancak birbirinize propagandanız olur.
Tekerleği her defasında yeniden keşfeder bir türlü yazının bulunması aşamasına geçemezsiniz. Bir sonraki yıllara üzerine bir şeyler konulabilecek bir miras bırakamazsınız. 
1/7/2008 Av. Ahmet Kemal Şenpolat

http://www.onlarinavukati.blogspot.com.tr/2014_01_01_archive.html



Institutionalizing in Animal Rights Movement and HAYTAP

I wanted to rewrite this text because of a question always being asked.
If you are aware, we’ve long been struggling to form a national organization throughout Turkey. Unfortunately, local activities are not sufficient. Our name could still not go beyond the level of animal-lover.
From time to time, I think that we tell and listen on our own.
I bet most people agree with this.
Instead of having achievements, we usually get bad news every week and the applications we make are evaded by authorities with diplomatic or absurd reasons.
Yet, as we always emphasize, the thing we should do immediately is a serious organization and institutionalization.
We don’t have a meaningless ideal such as “let everybody unite under one roof”. We all know each other.
However, if we manage to be under a strong and organized national voice, though we may still not be able to prevent the cruelty toward animals, we will slow them down and reach a result.
Let’s be realistic. Most citizens are unaware of our yahoo groups, HAYTAP or other miscellaneous names, the dogs dumped into the forests, the real convicts of scabies, the animals kicked out of the houses, shelter savages, experimental animals, laws, or the activities we do. We are still known as animal-lover associations that shout a lot but do nothing.
The only easy way to defeat our bad fortune that we’ve been struggling to change for years is to be able to explain a right case with right people to average citizens and the state mechanism. If you notice, we are organizing panels, attending fairs, involving academicians from various disciplines in the matter, trying to create public opinion by delivering brochures and booklets, appear on media with a different point of view, and cooperate by establishing commissions and clubs within different NGOs.
Be sure that we are not defending the wrong, but we are unable to express it to the ignorant authorities. Our marketing is unfortunately insufficient and weak. Especially in an atmosphere like Turkey where the agenda is changing all the time…We are unable to explain our product (ideal). Thus, I believe that increasing in number and being organized is the only way to get over these problems.
Of course, there are many people and associations who settled down in early days and do not want this strong organization - so that their orders can continue and they can remain the first and the truest…we know that…but sometimes our actual goal is forgotten: is it simply running an association or helping animals?
These people do not want anybody to put a spanner in their works, but whenever the hell raises between them they certainly include our e-mail addresses in the cc parts…even the group addresses…which means they want to be neither with nor without us.
For instance, even there are people who want HAYTAP to remain as a cyber communication group…in other words “I don’t like this organization of HAYTAP and the volunteers working there, but what can I do? A vast number of people follow the group’s e-mails. Let it die in its cyber form as it was born cyber, too.
So be it, I’d understand.
But is the mentality of “let it be small as long as it is mine” right - just like the mentality of political parties?
Appearing on the relevant pages of popular newspapers on the weekends doesn’t serve anything except satisfying ourselves. Similar to the readers of a sports page or an astrology section or the columnists who focus merely on the pages that they are interested in, we only focus there…we suppose everybody reads that, too…
We play and sing on our own…let’s be reasonable.
Is this a solution?
No.
There are hundreds of associations in the market already. What good can one more do or what happens if one of them goes out of the market?
However, if we bring these local actions together under a strong national voice, we’ll win in the long term. We can’t do much in the short term, anyway. Everyone lingers on materiality. Nothing happens without money, either. Even the ones who donate are the same people and groups. We can’t come out of our shell and express ourselves. Maybe there are many people who set heart on us, but they don’t know whom to trust or which name to believe.
Well then, why HAYTAP? - Because many people – vets in the municipalities, presidents, and authorities from diverse fields – have already been watching this platform. The number of people watching as activists is the most here, as well…
If there is an active, crowded and activist organization already, why establish a new one?
Isn’t it a total waste of energy?
That means creating a new competition environment with a new association - when we, all NGOs, should be gathering under a federation instead.
No serious media support behind us…no money…no international connections…
But there can be a national organization…its name is, honestly speaking, not that much important.
If I establish my own association, too…definitely there will be 3-5 people who will follow me in this community…here you go: a new competition environment.
Let me also emphasize that no one has to love each other. It’s only natural that everyone wants to work with the people they love and trust the most.
Yet, we are a handful of people who get together for common purposes…playing tricks behind people’s back but still benefiting from the cyber organization or coming up with narcissistic emotions such as
 “we know this many journalists, we have this many important people’s e-mail addresses”
or
 “nobody has my experience, come and learn from me”
or
“I was looking after animals when you were just born”
or
“I am ‘one’, you all are ‘zero’, my website is superior to yours”
…makes everybody laugh.
Think about how serious we are taken until these correspondences reach authorities…After that, nothing we demand or write is taken notice of. When you are with them, they behave well to you and pat on your back, but at the end do whatever they want behind your back.
If you could come this part of the article with patience, I don’t doubt the affection of the reader toward animals.
If we go on with this mess, you be sure that no animals will remain on Istanbul streets and even in the shelters till 2015; and the remaining will only be touristy… horse slaughterhouses will settle in the country, illegal animal trading and animal ranches will mount up, companies that cater gambling under the name of hound racing will pop up, narcotizing animals in cooperation with associations will be normalized, we will only see dreams on the newspapers, fur industry will put down its roots throughout the Anatolia…These are not imagery…these are facts…these are what they talk about and plan to do behind the scenes…because they have money, connections, and co-media support as well.
There has to be a resistance element against them that can work as a brake. This is only possible with a single and institutionalized name. Should you not love the people in charge, I’d understand. Did you resent their words one spoon a time, I’d understand. Had you narcissism inside, I’d understand. Maybe you are not appreciated or feel that you been forgotten, I’d understand that, too.
Nevertheless, in the end, we are people who believe in one common mission. Everybody sees that we can go nowhere by crying and complaining. What can you do if they come and poison all the animals in your shelter one night? Which law, which media, which organized social activity, which e-mail addresses do you trust?
We may shout for a few weeks…that’s all. We can’t do anything. Those state authorities in suits are still leading by the nose.
We need to confront the state as a single heart, a strong name. I believe in this…The other way around hasn’t been successful in any part of the world, and in any case, the state always prefers disorganized and weak forces that fight with each other.
Besides, what is the so-called “state”? Authorities who are appointed for specific tasks and have the right to sign documents…
About this matter, they can’t be as sensitive as us. It’s just a structure that consists of people who wants nothing but receiving salary at the end of the month and catching the ring at the end of the day, thundering and roaring behind the armors provided by the state authorization.
I believe that standing against this structure is only possible with the cooperation of local and national forces. The remaining individual and local actions may save that particular region, but will be insufficient for ending the dramas in Mamak, Antalya and Bandırma, changing the law, closing down the pet shops, and preventing animal fights, or other macro level services such as the bear in Bingöl, the wolf in Malazgirt, rabid animals in Kıraç.
In the end, unless you can turn this action into a non-governmental action, a dynamo that works nation-wide and go on working alone and private, you’ll only be beneficial for your egos not animals. If you don’t know how to share; if the concept of morality hasn’t developed – say you’ve made hundreds of movies or organized countless panels to small groups – this only serves propagating one another.
You’ll discover the wheel again and again; can never get to the invention of writing level. You can’t leave anything for the coming years upon which new ones can be put.

13 Eylül 2014 Cumartesi

Hayvan Hakları İle İlgili Av.Şenpolat İle Söyleşi-2010

1) Dilerseniz önce dünyadaki durumdan başlayalım. Dünyanın hayvan hakları konusunda hangi aşamada olduğunu düşünüyorsunuz? İnsanların hayvanlara bakışı 21. yüzyılda yasalar, sivil toplum örgütleri, toplumsal bilinç bakımından nasıl değerlendirilebilir?
En batısından en doğusuna kadar dünyada hayvan hakları konusunda bir ülkenin diğerine üstün olduğunu söylemek çok zor. Bu konuda hassas görünen, gelişmiş ülkelerde pembe medya haberleri verilerek sanki onların daha hassas olduğu gösterilmeye çalışılıyor.
Amerika’da Kanada’da ya da Avrupa ülkelerinde insanlar kendi, cins hayvanlarıyla medyada görünüyorlar, oysa ki Kanada fok katliamı ile, İskandinav ülkeleri ve Japonya yunus ve balinalara yaptıklarıyla, İspanya boğa güreşleriyle sınıfta kalıyor.
ABD’de her yıl, cins merakı, evimi değiştiriyorum, bu modelden sıkıldım, eski sevgilimi hatırlatıyor gibi nedenlerle, ötenaziyi hiçbir şekilde hak etmeyen sapa sağlam yaklaşık 12 milyon evcil hayvan uyutuluyor. Aslına bakarsanız sınıfı geçmiş ülke pek yok, fakat dünyada hayvan hakları savunucularının çok iyi örgütlenmiş olduğu ülkeler var. Sivil toplum örgütleri bu katliamların çoğunu engellemekte  ya da kamuoyunda bir bilinç oluşturmakta başarılı sayılabilir ve hatta bir nebze frene basılmasını sağlayabiliyorlar diyebiliriz.
Hayvanların üzerinden elde edilen rantın büyüklüğünü ve gücünü, maalesef biz arka planı görenler fark edebiliyoruz. Örneğin ABD’de sözünü ettiğimiz evcil hayvanlar çok büyük bir ticari rant piyasasını oluşturuyor.
Bugün bu ülkede irili ufaklı çoğu yasa dışı 10.000 evcil hayvan üretim çiftliği olduğu söyleniyor. Ya da kürk ticaretinin büyüklüğü, avlaklar, hayvanat bahçeleri, sirkler, yunus gösteri merkezleri, mezbahalar, bunları düşününce, inanılmaz büyük bir ekonomi hayvanların üzerinde dönüyor. Sivil toplum örgütleri de böyle büyük bir ekonominin karşısında seslerini örgütlenerek toplumdaki duyarlılığı artırarak ve kapalı gözleri açarak duyurmaya çalışıyorlar. Karşılaştığımız en büyük üç sorun ise aşamalı olarak karşımıza çıkıyor. Önce gülüp alay etme aşaması, belirli bir süre sonra karşı koyup reddetme ve daha  sonra da yaptıklarımızı yaşananları kabul edip takdir etme ve işin içine dahil olma aşaması. Sanrım herkes bu üç aşamada dünyanın her yerinde geçiyor.


2)  Toplumsal bilinç ve sivil toplum örgütleri bakımından biz ne durumdayız?
Birçok toplumsal bilinç ya da örgütlenme alanında olduğu gibi bu konuda da çok gerideyiz. Öncelikle bizim toplumumuz “önce insan” diyerek hayvanı ve çevreyi yok sayıyor, ikincisi ise 1980 sonrası depolitize edilmiş bir toplumuz. Örgütlenemediğiniz zaman var devletin karşısında bir güç olarak kabul edilmiyorsunuz. Muhatap alınmıyorsunuz. Devletin eksik ve yanlış uygulamalarını denetleme, eleştirme şansınız olmuyor. Bizim federasyonu oluşturma sebebimiz de zaten budur. Bu konuda çalışan farklı kentlerdeki dernekleri güçlü bir ses, bilimsel bir çatı altında birleştirerek kurumsal bir sivil toplum örgütü  haline gelmek. Bilinçli bir ses olmak. Siz petshopları, yurtdışından kaçak gelen hayvanları engelleyemediğiniz sürece sadece sonucu sokak hayvanlarının sonucu olarak görüp onları  toplu katliamlara tabi tuttuğunuz sürece uygarlık savaşında olduğunuz yerde sayarsınız.  Öncelikle tesbiti doğru yapıp musluğu vanadan kapatmanın gerekliliğini idari makamlara anlatmak gerekiyor. Bunu Avukat Ahmet Kemal Şenpolat olarak anlatmanızın faydası yok. Bakanlıklarda, medyada, internette, kamusal alanlarda, yazılarla, videolarla, görsellerle, müftülükle ve tüm sivil toplum örgütleriyle işbirliği içinde çalışmak ve bunu örgütlü  bir profesyonellikle yapmak gerekiyor. Diğer ülkelerde bunlar  yıllar önce yapılmaya başlanmış olduğundan ve maddi imkânları nedeniyle, şu anda hayvan hakları ve çevre uyarlılığı bakımından bir baskı unsuru oluşturabilmek açısından çok çok daha iyi durumdalar. Bunu kabul etmemiz gerekir.
3) Bizde durum anlaşılan biraz farklı. Görüntüde bile pek yol almış sayılmayız. 2004’te yürürlüğe giren 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nın sorunları olduğunu yıllardır anlatmaya çalışıyorsunuz. Yasadaki sorunlardan söz edebilir misiniz? Meclis’te bu konudaki çalışmaların son durumu nedir?

Yürürlükteki kanunlarımıza göre, hayvanlara yapılan kötü muameleler suç olarak görülmüyor. Hayvanlara yapılan tüm eziyetler maalesef nedenini anlayamadığımız bir şekilde kabahatlar kanunu kapsamına giriyor. Dolayısıyla il çevre müdürlükleri ya da kaymakamlıklar  da ancak idari para cezası gibi bir yaptırım uygulayabiliyor. Mahkemeler veya savcılar ne kadar hayvan hakları savunucusu olurlarsa olsunlar, bu konularla ilgilenemiyorlar, gözleri değil, elleri bağlı diyorum ben bu duruma. Düşünebiliyor musunuz, kapalı yerde sigara içmekle bir hayvana tecavüz etmek neredeyse aynı şekilde yaptırımlanıyor.
Bugün bir hayvana eziyet eden yarın tekrar tekrar yapabiliyor ve mahkemeye çıkmadığı için sabıka kaydı oluşmuyor. Bu durumda bir köpeğe işkence eden, kedinin gözüne asit döken, psikolojik tedaviye ihtiyacı olan biriyle aynı işyerinde çalışabiliyorsunuz. İstatistiki araştırmalar şunu gösteriyor ki, hayvanlara işkence ve eziyet edenler insanlara da aynını yapabiliyor. Aslında durumun absürdlüğünü vurgulamak için bir de şu örneği vermek lazım, eğer sahibi olduğunuz cins köpeğinize komşunuz zarar verirse, o zaman ekonomik değeri olan malınıza zarar vermek suçundan komşunuzu dava edebiliyorsunuz. Çünkü cins hayvanınız sizin faturalı malınız. Masa, sandalyedeki eksilme değeri ile hayvandaki eksilme değerine aynı bakış açısıyla bakılıyor.
 Bizim hazırladığımız ve meclise götürdüğümüz bir yasa teklifimiz var. Asıl olan bu olayların kabahat olmaktan çıkıp Ceza Kanunları  içine dahil edilmesi. Suçlunun mahkemeye çıkması ve sabıkasına işlenmesi.
Her türlü detayıyla titizlikle uğraşılmış bir taslak çalışma ve şu anda üç farklı partinin de milletvekilleri bizimle yasanın değişmesi  konusunda hem fikir. Fakat milletvekilleri de dosyayı ön sıralara taşımak için desteğe ihtiyaç duyuyor. Bugüne kadar Ankara’nın önüne getirilmiş en masum istem bu  diye düşünüyorum. Türkiye o kadar dinamik bir ülke ki, sıranın hayvan haklarına gelmesi için ne yazık ki, infial yaratacak bir hayvan hakkı ihlalinin gerçekleşmesi, ko-medyanın konuyla günlerce ilgilenmesi gerekiyor. Birçok sorunumuzu halledememiş bir ülkeyiz. Gönül isterdi ki, 70’li yıllarda bunlar yapılmış olsun, sivil toplum örgütlerinin görüşü alınmış olsun, kanun çıkmış olsun, biz şimdi başka konularla ilgilenelim, mesela deneylerde kullanılan hayvanları, hayvanat bahçelerindeki doğal ortamından zorla koparılan hayvancıkları tartışalım.
4)   Öteki ülkelerdeki yasalar nasıl? Örnek alınabilecekler...
Gelişmiş olarak tabir edilen, öyle diyelim, ülkelerde hayvanlara karşı işlenmiş suçlara hapis cezaları uygulanıyor. Bu ülkelerde ilgili eylemler suç kabul edildiği için ceza kanunu kapsamına giriyor ve sabıka kaydı, hücre cezası, hapis cezası, yüksek para cezaları ve en önemlisi ardından suçlunun rehabilitasyon merkezlerine gönderilmesi gibi durumlar söz konusu. Yasalar bu ülkelerde bireysel suçlarda oldukça etkili. Fakat toplu katliamları engelleyemiyor. Kanada’da yine foklar öldürülüyor, Japonya’da yine balinalar avlanıyor, mezbahalarda vahşice öldürülen hayvan sayısı her geçen gün artıyor. Çünkü hayvanların üzerinden elde edilen gelir çok fazla ve hükümetler de bunu görmezden geliyorlar. Bu durumda yasaların uygulanmasını sağlamak için sivil toplum örgütleri kamuoyu baskısıyla yaptırımların artırılması için baskı kurmaya  çalışıyor. Hükümetlerin yapmak istemediklerini hatırlatma görevini yerine getiriyor. Burada gelişmiş ülkelerdeki bu kuvvetli baskı gruplarının gücünün bizdekinden kat kat üstün odluğunu kabul etmemiz gerekiyor.
5)  Yasalar ideal de olsalar sorunu çözemeyebiliyor. Belki de asıl olan toplumsal bilinç oluşturma konusunda federasyon ya da yasa koyucular tarafından nasıl bir planlama yapılıyor?

Burada gene sivil toplum örgütlerine görev düşüyor. Çünkü yasa çıkarmakla olmuyor. Yasayla beraber tasanın da olması gerekiyor.
Peki, tasayı nasıl oluşturacaksanız, yani toplumda farkındalığı nasıl yaratacaksınız? Biz bununla ilgili çalışıyoruz. Web sitemizden de izlenebilir, eğitim çalışmalarımız, billboard uygulamalarımız, dağıttığımız broşürlerimiz, kampanyalarımız var. Okullara gidip anlatmak, medyada yer edinebilmek, rol model olmuş sanatçılarla ya da ünlü kişilerle çalışmak, konusu farklı diğer sivil toplum örgütleriyle işbirlikleri yapmak, müftülerle görüşmek kısaca halkla ilişkileri profesyonelce organize etmek gerekiyor. Muhtarla, köylüyle onların dilinden konuşup anlatmak gerekiyor. Belki dini broşürler yapacaksınız, hadislerden yararlanacaksınız. Ütopik ve toplumdan kopuk bir şekilde hayvan hakları bilincini oluşturmaya çalışmak hiçbir işe yaramaz. Örneğin billboardlarda mutlaka yerel belediyenin logosunu da kullanırız. Böylelikle belediyenin de desteğinin alınmış olduğu anlaşılır.
Toplum desteği olmadan hiçbir şey yapamazsınız. Sadece bir grup insan olarak “hayvanları sevme ve besleme güdünüzü”  tatmin etmiş olursunuz. Devlet de sizi hobi sahibi bir grup insan olarak görür  o zaman. Ülkede bu kadar sorun varken hobi gibi gördüğü bir işle de devlet kafa yormaz. Olayın hassasiyetinin farkına varmaz.  Biz de en çok bu yanlış anlaşılmadan çekiyoruz maalesef. Bu yüzden örgütlenme ve ciddi bir muhatap haline gelmek çok önemli. Zaten bugüne kadar yapılan yanlışlar bize bundan böyle yapmamamız gerekenleri öğretti. Belediyelere düşen görevler de aynı aslında. Örneğin ölüm kampı haline gelmiş hayvan bakımevlerinin  halini biliyorsunuz. Tam donanımlı hayvan bakımevleri olarak şekillenmeli barınaklar. Ama bu kötü durumu onlara uygun bir dilde anlatabilmelisiniz. Bunu da tek başınıza anlatırsanız sizi pek dinlemezler. Karşılarında bu işi bilen gönüllü bilimsel metotlarla çalışan takım ruhu olan bir örgüt görmek isterler. Devlet karşısında böyle bir yönlendirici mekanizma da göremeyince ( çok da meraklı değil hani ), onca işinin arasında işi yapmak olsun adına kendi kafasına göre arabesk çözümler üretiyor. 
Ama ne yazık ki, çoğu belediye toplu zehirlemelerden öteye geçemiyor. Tarihimiz bu tip toplu katliamlarla dolu ve sonuç alınamadığı da apaçık ortada. Çözümün maliyeti dikkat ederseniz sorunun külfetinden daha ucuz. Ama bunu idari makamlara gösterebilmek marifet işte.
Diğer yandan sadece sokak hayvanları da değil konumuz. Sirklerin, petshopların, hayvanat bahçelerinin, avcılığın, mezbahaların, kürk çiftliklerinin denetlenmesi hatta yasaklanması konusunda da işbirliği yapılması gerekiyor. Hayvan üzerinden rant kazananların karşısında daha güçlü durabilmek için sivil toplum örgütünün devletle yan yana, devletin sağladığı olanaklarla da çalışabilmesi gerekiyor.
6) Türkiye’de en çok hangi hayvanlara eziyet ediliyor? Av hayvanları, sokak hayvanları, mezbahadakiler, satışa sunulmuş hayvanlar, ev hayvanları, eğlence ya da yarış için kullanılan hayvanlar?
Aslında bu soruya yanıt  vermek çok zor çünkü bu ölçebileceğimiz bir şey değil. Belki gözümüzün önünde oldukları için sokak hayvanlar gibi gelebilir ama ormandakiler de biz insanlardan fazlasıyla çekiyordur. Mezbahada kesilmeyi bekleyen anasından ayrılmış danalar, hayvanat bahçelerindeki doğal yaşam ortamından koparılmış kafes arkasındaki hayvanlar, aç kalarak terbiye edilen sirklerdeki filler,  her an kaçma güdüsüyle yaşayan tetikteki av hayvanları, klorlu sularda yaşamaya çalışan gösteri yunusları, doping verilen yarış atları, 5 kişinin bindiği fayton çeken çelimsiz atlar, labaorutavarlardaki deney hayvanları, petshoplarda satışa sunulmuş hayvanlar. Hangisinin ne kadar çektiğini teraziye koysak tartamayız. Bana kalırsa hayvanların  insanoğlunun  olduğu her yerden var güçleriyle kaçmaları gerekiyor.  Ama bu insan nüfus artışıyla kaçacak yerleri de kalmadı. İşte bizim felsemiz burada başlıyor. Güçlü olup güçsüzlere yardım edeceksin. Tek başına örneğin vejetaryen olmak bunun için yeterli değil. Takım halinde çalışabilecek güçlü bir kadroyla, işte belki bir federasyonla bunun olabileceğini düşünüyoruz.
7)  Bir de insana karşı veya hayvana karşı işlenen suçların eşitliği konusu var. Bu da içinden çıkılması kolay bir sorun değil belki. Siz bir hukukçu olarak nasıl görüyorsunuz?
Bence sorgulanabilir. Tolstoy’un bir lafı var. Hayvan öldürmekle insan öldürmek arası bir adım. Leonardo Da Vinci, 1500’lü yıllarda hayvan öldürmek bir gün insan öldürmekle aynı suç kapsamına girecek, diyor. ABD’de seri cinayet işleyenler arasında yapılan araştırmada, bu insanların yüzde 90’ının geçmişlerinde hayvanlara da eziyet ettikleri, onları öldürdükleri görülmüş. Aslında hayvan haklarını korumak adına bir suç eşitliğinden bahsederken, potansiyel bir suçluyu toplum içinde barındırıp barındırmayacağınıza karar veriyorsunuz. Ama bizim toplumumuzda on adım sonrasını görmek kabul edilmediği için, satranç yerine tavla oynayarak büyüdüğümüz için bu olası tehlikeleri  de göremiyoruz. Zaten hayvanlara huzur ve mutluluk vermeyen bir toplumun kendisi de huzur bulamıyor.
8) Vejetaryenliğe bakışınız nasıl? Hayvan haklarını savunan birisi vejetaryen olmayabilir mi?
 Bizim vejetaryen olmayan birçok arkadaşımız var. Ama genelde hayvan hakları savunucuları zaman içinde vejetaryen oluyor.  Başlangıçta olmasalar bile işin içine girdikçe kademeli olarak oluyorlar. Örneğin, önce kürk giymeye karşı oluyorsunuz, sonra avcılığa karşı oluyorsunuz, sonra kırmızı  et yememeye başlıyorsunuz, sonra da beyaz et. Bir yerden başlıyorsunuz mutlaka. Örneğin, bir gösteri merkezinde şartları görmüş olabilirsiniz, ama sonra fark edersiniz ki mezbahadakiler çok daha kötü durumda. Ayrıca şunu da söylemek lazım, tek başına vejetaryenlik de hayvan haklarına hizmet etmez. Okyanustaki bir damla gibi kalırsınız. Kurumsal bir çatı altında örgütlü profesyonel katkının ancak çevre ve hayvanlara faydası olur. Tek başınıza takılmak, sadece kendi ruhunuzu tatmin etmektir. Sizin tek başınıza vejetaryen olmanız da hayvan hakları mücadelesi içinde olduğunuzu göstermez. Bu ayrımı iyi yapmak gerekir.

Biz HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu olarak mücadele edecek insanları aramıza almayı tercih ediyoruz. Ancak bu takım çalışmasını yapabilirseniz bir başarı elde edersiniz. Yoksa tek başınıza et yememişsiniz, kürk giymemişsiniz, örgütlenememiş olduktan sonra kişisel bilincin meyvesidir. O arkadaşlarımızın da zaten ne olursa olsun biraz daha taşın altına ellerini koymalarını istiyoruz.
9) Siz vejetaryen misiniz?
 Vejetaryenim ve herkese tavsiye ederim. Zaten  insan doğuştan otoburdur. Suyu yalayarak içen hayvanlar ( kedi köpek aslan kaplan ) etobur, emerek içenler ( kuzu, inek, geyik vs ) otoburdur diye bir tez var ve ben bunu çok tutuyorum. Dünyada milyonlarca insan halen vejetaryen besleniyor. Bu konuda şimdiye kadar ot yiyor diye sağlık sorunu yaşayan insan da görmedim. Tersine et tüketiminden dolayı rahatsızlanan ise çok gördüm. Diğer yandan dahi olarak kabul edilen Einstein, Leonardo Da Vinci, Galileo, Edison; Rousseau, Newton gibi birçok insan et yememiştir. Böyle bir tesadüf olabilir mi?  Hiçbirisi midesinde hayvan mezarlığı olsun istemedi diye yorumluyorum ben bunu. Dikkat edin, genelde insanlar hayvanların yavrularını yer. İnek değil de dana kuşbaşı isterler. Örneğin  koyun yerine  kuzu gerdan yemeği tercih ederler. Çünkü Yaşlı hayvan eti lezzetli olmaz. Bir hayvanın yavrusu daha lezzetlidir. İnsanoğlu damak tadını böyle tesbit etmiş. Bu hayvanların da annelik duyguları var ve gözleri yaşaran memeli hayvanlar bunlar. Bir koyunun yanından yavrusunu aldığınız zaman anlarsınız ne demek istediğimi. Bunun adı düpedüz gasptır. Hangi hakla bir hayvanın yavrusunu alıp onun boğazını kesip, yiyebilirsiniz. Bütün dillerde “et” ile “hayvan” kelimesi farklı kelimelerdir. Kendinizi kandırarak Et yiyorum, dersiniz, hayvan yiyorum, demezsiniz.
Onu yenebilecek hale getirme oyunundan başka bir şey değildir bu, çünkü yediğiniz düpedüz hayvan ölüsüdür. Hayatımızın bir çok alanında olduğu gibi bunu da pek sorgulamıyorsunuz ve alışılageldiği gibi yaşıyorsunuz. Ama doğanın kanunu böyle diyorlar. O kanun etobur hayvanlar için ve ihtiyaçları kadar geçerli. Tok bir aslan ya da kaplan geyiğe saldırmaz.

Depolamak ihtiyaçtan fazlasını tüketmeye çalışmak yine biz insanoğlunun en büyük günahlarından biridir.  Voltaire’in dediği gibi,  "ya konuşabilselerdi acaba onları yiyebilir miydik?"

NİSAN 2010   Av.Ahmet Kemal Şenpolat