1) Dilerseniz önce dünyadaki
durumdan başlayalım. Dünyanın hayvan hakları konusunda hangi aşamada olduğunu
düşünüyorsunuz? İnsanların hayvanlara bakışı 21. yüzyılda yasalar, sivil toplum
örgütleri, toplumsal bilinç bakımından nasıl değerlendirilebilir?
En
batısından en doğusuna kadar dünyada hayvan hakları konusunda bir ülkenin
diğerine üstün olduğunu söylemek çok zor. Bu konuda hassas görünen, gelişmiş
ülkelerde pembe medya haberleri verilerek sanki onların daha hassas olduğu
gösterilmeye çalışılıyor.
Amerika’da
Kanada’da ya da Avrupa ülkelerinde insanlar kendi, cins hayvanlarıyla medyada
görünüyorlar, oysa ki Kanada fok katliamı ile, İskandinav ülkeleri ve Japonya yunus ve balinalara
yaptıklarıyla, İspanya boğa güreşleriyle sınıfta kalıyor.
ABD’de
her yıl, cins merakı, evimi değiştiriyorum, bu modelden sıkıldım, eski
sevgilimi hatırlatıyor gibi nedenlerle, ötenaziyi hiçbir şekilde hak etmeyen
sapa sağlam yaklaşık 12 milyon evcil hayvan uyutuluyor. Aslına
bakarsanız sınıfı geçmiş ülke pek yok, fakat dünyada hayvan hakları
savunucularının çok iyi örgütlenmiş olduğu ülkeler var. Sivil
toplum örgütleri bu katliamların çoğunu engellemekte ya da kamuoyunda bir bilinç oluşturmakta başarılı sayılabilir ve hatta bir nebze frene basılmasını sağlayabiliyorlar diyebiliriz.
Hayvanların
üzerinden elde edilen rantın büyüklüğünü ve gücünü, maalesef biz arka planı
görenler fark edebiliyoruz. Örneğin ABD’de sözünü ettiğimiz evcil hayvanlar çok
büyük bir ticari
rant piyasasını oluşturuyor.
Bugün
bu ülkede irili ufaklı çoğu yasa dışı 10.000 evcil hayvan üretim çiftliği
olduğu söyleniyor. Ya da kürk ticaretinin büyüklüğü, avlaklar, hayvanat
bahçeleri, sirkler, yunus gösteri merkezleri, mezbahalar, bunları düşününce,
inanılmaz büyük bir ekonomi hayvanların üzerinde dönüyor. Sivil toplum
örgütleri de böyle büyük bir ekonominin karşısında seslerini örgütlenerek
toplumdaki duyarlılığı artırarak ve kapalı gözleri açarak duyurmaya
çalışıyorlar. Karşılaştığımız en büyük üç sorun ise aşamalı olarak karşımıza
çıkıyor. Önce gülüp alay etme aşaması, belirli bir süre sonra karşı koyup
reddetme ve daha sonra da yaptıklarımızı yaşananları kabul
edip takdir etme ve işin içine dahil olma aşaması. Sanrım herkes bu üç aşamada
dünyanın her yerinde geçiyor.
2) Toplumsal bilinç ve sivil toplum örgütleri
bakımından biz ne durumdayız?
Birçok toplumsal bilinç ya da örgütlenme alanında olduğu gibi bu konuda da çok gerideyiz. Öncelikle bizim toplumumuz “önce insan” diyerek hayvanı ve çevreyi yok sayıyor, ikincisi ise 1980 sonrası depolitize edilmiş bir toplumuz. Örgütlenemediğiniz zaman var devletin karşısında bir güç olarak kabul edilmiyorsunuz. Muhatap alınmıyorsunuz. Devletin eksik ve yanlış uygulamalarını denetleme, eleştirme şansınız olmuyor. Bizim federasyonu oluşturma sebebimiz de zaten budur. Bu konuda çalışan farklı kentlerdeki dernekleri güçlü bir ses, bilimsel bir çatı altında birleştirerek kurumsal bir sivil toplum örgütü haline gelmek. Bilinçli bir ses olmak. Siz petshopları, yurtdışından kaçak gelen hayvanları engelleyemediğiniz sürece sadece sonucu sokak hayvanlarının sonucu olarak görüp onları toplu katliamlara tabi tuttuğunuz sürece uygarlık savaşında olduğunuz yerde sayarsınız. Öncelikle tesbiti doğru yapıp musluğu vanadan kapatmanın gerekliliğini idari makamlara anlatmak gerekiyor. Bunu Avukat Ahmet Kemal Şenpolat olarak anlatmanızın faydası yok. Bakanlıklarda, medyada, internette, kamusal alanlarda, yazılarla, videolarla, görsellerle, müftülükle ve tüm sivil toplum örgütleriyle işbirliği içinde çalışmak ve bunu örgütlü bir profesyonellikle yapmak gerekiyor. Diğer ülkelerde bunlar yıllar önce yapılmaya başlanmış olduğundan ve maddi imkânları nedeniyle, şu anda hayvan hakları ve çevre uyarlılığı bakımından bir baskı unsuru oluşturabilmek açısından çok çok daha iyi durumdalar. Bunu kabul etmemiz gerekir.
3) Bizde durum anlaşılan biraz
farklı. Görüntüde bile pek yol almış sayılmayız. 2004’te yürürlüğe giren 5199
sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nın sorunları olduğunu yıllardır anlatmaya
çalışıyorsunuz. Yasadaki sorunlardan söz edebilir misiniz? Meclis’te bu
konudaki çalışmaların son durumu nedir?
Yürürlükteki
kanunlarımıza göre, hayvanlara yapılan kötü muameleler suç olarak görülmüyor.
Hayvanlara yapılan tüm eziyetler maalesef nedenini anlayamadığımız bir şekilde
kabahatlar kanunu kapsamına giriyor. Dolayısıyla il çevre müdürlükleri ya da
kaymakamlıklar da ancak idari para cezası gibi bir yaptırım
uygulayabiliyor. Mahkemeler veya savcılar ne kadar hayvan hakları savunucusu
olurlarsa olsunlar, bu konularla ilgilenemiyorlar, gözleri değil, elleri bağlı
diyorum ben bu duruma. Düşünebiliyor musunuz, kapalı yerde sigara içmekle bir
hayvana tecavüz etmek neredeyse aynı şekilde yaptırımlanıyor.
Bugün bir hayvana eziyet eden yarın tekrar tekrar
yapabiliyor ve mahkemeye çıkmadığı için sabıka kaydı oluşmuyor. Bu durumda bir
köpeğe işkence eden, kedinin gözüne asit döken, psikolojik tedaviye ihtiyacı
olan biriyle aynı işyerinde çalışabiliyorsunuz. İstatistiki araştırmalar şunu
gösteriyor ki, hayvanlara işkence ve eziyet edenler insanlara da aynını
yapabiliyor. Aslında durumun absürdlüğünü vurgulamak için bir de şu örneği
vermek lazım, eğer sahibi olduğunuz cins köpeğinize komşunuz zarar verirse, o
zaman ekonomik değeri olan malınıza zarar vermek suçundan komşunuzu dava
edebiliyorsunuz. Çünkü cins hayvanınız sizin faturalı malınız. Masa,
sandalyedeki eksilme değeri ile hayvandaki eksilme değerine aynı bakış açısıyla
bakılıyor.
Bizim hazırladığımız ve meclise götürdüğümüz bir yasa
teklifimiz var. Asıl olan bu olayların kabahat olmaktan çıkıp Ceza Kanunları
içine dahil edilmesi. Suçlunun mahkemeye çıkması ve sabıkasına işlenmesi.
Her
türlü detayıyla titizlikle uğraşılmış bir taslak çalışma ve şu anda üç farklı
partinin de milletvekilleri bizimle yasanın değişmesi konusunda hem
fikir. Fakat milletvekilleri de dosyayı ön sıralara taşımak için desteğe
ihtiyaç duyuyor. Bugüne kadar Ankara’nın önüne getirilmiş en masum istem
bu diye düşünüyorum. Türkiye o kadar dinamik bir ülke ki, sıranın hayvan
haklarına gelmesi için ne yazık ki, infial yaratacak bir hayvan hakkı ihlalinin gerçekleşmesi, ko-medyanın konuyla günlerce ilgilenmesi gerekiyor. Birçok
sorunumuzu halledememiş bir ülkeyiz. Gönül isterdi ki, 70’li yıllarda bunlar
yapılmış olsun, sivil toplum örgütlerinin görüşü alınmış olsun, kanun çıkmış
olsun, biz şimdi başka konularla ilgilenelim, mesela deneylerde kullanılan
hayvanları, hayvanat bahçelerindeki doğal ortamından zorla koparılan
hayvancıkları tartışalım.
4) Öteki ülkelerdeki yasalar nasıl? Örnek alınabilecekler...
4) Öteki ülkelerdeki yasalar nasıl? Örnek alınabilecekler...
Gelişmiş olarak tabir edilen, öyle diyelim, ülkelerde
hayvanlara karşı işlenmiş suçlara hapis cezaları uygulanıyor. Bu ülkelerde
ilgili eylemler suç kabul edildiği için ceza kanunu kapsamına giriyor ve sabıka
kaydı, hücre cezası, hapis cezası, yüksek para cezaları ve en önemlisi ardından
suçlunun rehabilitasyon merkezlerine gönderilmesi gibi durumlar söz konusu.
Yasalar bu ülkelerde bireysel suçlarda oldukça etkili. Fakat toplu katliamları
engelleyemiyor. Kanada’da yine foklar öldürülüyor, Japonya’da yine balinalar
avlanıyor, mezbahalarda vahşice öldürülen hayvan sayısı her geçen gün artıyor.
Çünkü hayvanların üzerinden elde edilen gelir çok fazla ve hükümetler de bunu
görmezden geliyorlar. Bu durumda yasaların uygulanmasını sağlamak için sivil
toplum örgütleri kamuoyu baskısıyla yaptırımların artırılması için baskı
kurmaya çalışıyor. Hükümetlerin yapmak istemediklerini hatırlatma
görevini yerine getiriyor. Burada gelişmiş ülkelerdeki bu kuvvetli baskı
gruplarının gücünün bizdekinden kat kat üstün odluğunu kabul etmemiz gerekiyor.
5) Yasalar ideal de olsalar
sorunu çözemeyebiliyor. Belki de asıl olan toplumsal bilinç oluşturma konusunda
federasyon ya da yasa koyucular tarafından nasıl bir planlama yapılıyor?
Burada gene sivil toplum örgütlerine görev düşüyor.
Çünkü yasa çıkarmakla olmuyor. Yasayla beraber tasanın da olması gerekiyor.
Peki, tasayı nasıl oluşturacaksanız, yani toplumda farkındalığı
nasıl yaratacaksınız? Biz bununla ilgili çalışıyoruz. Web sitemizden de izlenebilir,
eğitim çalışmalarımız, billboard uygulamalarımız, dağıttığımız broşürlerimiz,
kampanyalarımız var. Okullara gidip anlatmak, medyada yer edinebilmek, rol
model olmuş sanatçılarla ya da ünlü kişilerle çalışmak, konusu farklı diğer sivil
toplum örgütleriyle işbirlikleri yapmak, müftülerle görüşmek kısaca halkla
ilişkileri profesyonelce organize etmek gerekiyor. Muhtarla, köylüyle onların
dilinden konuşup anlatmak gerekiyor. Belki dini broşürler yapacaksınız,
hadislerden yararlanacaksınız. Ütopik ve toplumdan kopuk bir şekilde hayvan
hakları bilincini oluşturmaya çalışmak hiçbir işe yaramaz. Örneğin
billboardlarda mutlaka yerel belediyenin logosunu da kullanırız. Böylelikle
belediyenin de desteğinin alınmış olduğu anlaşılır.
Toplum desteği olmadan hiçbir şey yapamazsınız. Sadece bir grup insan
olarak “hayvanları sevme ve besleme güdünüzü” tatmin etmiş olursunuz.
Devlet de sizi hobi sahibi bir grup insan olarak görür o zaman. Ülkede bu
kadar sorun varken hobi gibi gördüğü bir işle de devlet kafa yormaz. Olayın
hassasiyetinin farkına varmaz. Biz de en çok bu yanlış anlaşılmadan
çekiyoruz maalesef. Bu yüzden örgütlenme ve ciddi bir muhatap haline gelmek çok
önemli. Zaten bugüne kadar yapılan yanlışlar bize bundan böyle yapmamamız
gerekenleri öğretti. Belediyelere düşen görevler de aynı aslında. Örneğin
ölüm kampı haline gelmiş hayvan bakımevlerinin halini biliyorsunuz.
Tam donanımlı hayvan bakımevleri olarak şekillenmeli barınaklar. Ama bu kötü
durumu onlara uygun bir dilde anlatabilmelisiniz. Bunu da tek başınıza
anlatırsanız sizi pek dinlemezler. Karşılarında bu işi bilen gönüllü bilimsel
metotlarla çalışan takım ruhu olan bir örgüt görmek isterler. Devlet
karşısında böyle bir yönlendirici mekanizma da göremeyince ( çok da meraklı değil
hani ), onca işinin arasında işi yapmak olsun adına kendi kafasına göre arabesk
çözümler üretiyor.
Ama ne yazık ki, çoğu belediye toplu zehirlemelerden
öteye geçemiyor. Tarihimiz bu tip toplu katliamlarla dolu ve sonuç alınamadığı
da apaçık ortada. Çözümün maliyeti dikkat ederseniz sorunun külfetinden daha
ucuz. Ama bunu idari makamlara gösterebilmek marifet işte.
Diğer yandan sadece sokak hayvanları da değil konumuz. Sirklerin, petshopların, hayvanat bahçelerinin, avcılığın, mezbahaların, kürk
çiftliklerinin denetlenmesi hatta yasaklanması konusunda da işbirliği
yapılması gerekiyor. Hayvan üzerinden rant kazananların karşısında daha güçlü
durabilmek için sivil toplum örgütünün devletle yan yana, devletin sağladığı
olanaklarla da çalışabilmesi gerekiyor.
6) Türkiye’de en çok hangi
hayvanlara eziyet ediliyor? Av hayvanları, sokak hayvanları, mezbahadakiler,
satışa sunulmuş hayvanlar, ev hayvanları, eğlence ya da yarış için kullanılan
hayvanlar?
Aslında bu soruya yanıt vermek çok zor çünkü bu
ölçebileceğimiz bir şey değil. Belki gözümüzün önünde oldukları için sokak
hayvanlar gibi gelebilir ama ormandakiler de biz insanlardan fazlasıyla
çekiyordur. Mezbahada kesilmeyi bekleyen anasından ayrılmış danalar, hayvanat
bahçelerindeki doğal yaşam ortamından koparılmış kafes arkasındaki hayvanlar,
aç kalarak terbiye edilen sirklerdeki filler, her an kaçma güdüsüyle
yaşayan tetikteki av hayvanları, klorlu sularda yaşamaya çalışan gösteri
yunusları, doping verilen yarış atları, 5 kişinin bindiği fayton çeken çelimsiz
atlar, labaorutavarlardaki deney hayvanları, petshoplarda satışa sunulmuş
hayvanlar. Hangisinin ne kadar çektiğini teraziye koysak tartamayız. Bana kalırsa hayvanların insanoğlunun
olduğu her yerden var güçleriyle kaçmaları gerekiyor. Ama bu insan
nüfus artışıyla kaçacak yerleri de kalmadı. İşte bizim felsemiz burada
başlıyor. Güçlü olup güçsüzlere yardım edeceksin. Tek başına örneğin vejetaryen
olmak bunun için yeterli değil. Takım halinde çalışabilecek güçlü bir kadroyla,
işte belki bir federasyonla bunun olabileceğini düşünüyoruz.
7) Bir de insana karşı veya
hayvana karşı işlenen suçların eşitliği konusu var. Bu da içinden çıkılması
kolay bir sorun değil belki. Siz bir hukukçu olarak nasıl görüyorsunuz?
Bence sorgulanabilir. Tolstoy’un bir lafı var. Hayvan
öldürmekle insan öldürmek arası bir adım. Leonardo Da Vinci, 1500’lü yıllarda
hayvan öldürmek bir gün insan öldürmekle aynı suç kapsamına girecek, diyor.
ABD’de seri cinayet işleyenler arasında yapılan araştırmada, bu insanların
yüzde 90’ının geçmişlerinde hayvanlara da eziyet ettikleri, onları öldürdükleri
görülmüş. Aslında hayvan haklarını korumak adına bir suç eşitliğinden
bahsederken, potansiyel bir suçluyu toplum içinde barındırıp
barındırmayacağınıza karar veriyorsunuz. Ama bizim toplumumuzda on adım
sonrasını görmek kabul edilmediği için, satranç yerine tavla oynayarak
büyüdüğümüz için bu olası tehlikeleri de göremiyoruz. Zaten hayvanlara
huzur ve mutluluk vermeyen bir toplumun kendisi de huzur bulamıyor.
8) Vejetaryenliğe bakışınız nasıl? Hayvan haklarını savunan birisi
vejetaryen olmayabilir mi?
Bizim vejetaryen olmayan birçok arkadaşımız var.
Ama genelde hayvan hakları savunucuları zaman içinde vejetaryen oluyor.
Başlangıçta olmasalar bile işin içine girdikçe kademeli olarak oluyorlar.
Örneğin, önce kürk giymeye karşı oluyorsunuz, sonra avcılığa karşı oluyorsunuz,
sonra kırmızı et yememeye başlıyorsunuz, sonra da beyaz et. Bir yerden
başlıyorsunuz mutlaka. Örneğin, bir gösteri merkezinde şartları görmüş
olabilirsiniz, ama sonra fark edersiniz ki mezbahadakiler çok daha kötü
durumda. Ayrıca şunu da söylemek lazım, tek başına vejetaryenlik de hayvan
haklarına hizmet etmez. Okyanustaki bir damla gibi kalırsınız. Kurumsal bir
çatı altında örgütlü profesyonel katkının ancak çevre ve hayvanlara faydası
olur. Tek başınıza takılmak, sadece kendi ruhunuzu tatmin etmektir. Sizin tek
başınıza vejetaryen olmanız da hayvan hakları mücadelesi içinde olduğunuzu göstermez.
Bu ayrımı iyi yapmak gerekir.
Biz HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu olarak mücadele edecek insanları aramıza almayı tercih ediyoruz. Ancak bu takım çalışmasını yapabilirseniz bir başarı elde edersiniz. Yoksa tek başınıza et yememişsiniz, kürk giymemişsiniz, örgütlenememiş olduktan sonra kişisel bilincin meyvesidir. O arkadaşlarımızın da zaten ne olursa olsun biraz daha taşın altına ellerini koymalarını istiyoruz.
Biz HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu olarak mücadele edecek insanları aramıza almayı tercih ediyoruz. Ancak bu takım çalışmasını yapabilirseniz bir başarı elde edersiniz. Yoksa tek başınıza et yememişsiniz, kürk giymemişsiniz, örgütlenememiş olduktan sonra kişisel bilincin meyvesidir. O arkadaşlarımızın da zaten ne olursa olsun biraz daha taşın altına ellerini koymalarını istiyoruz.
9) Siz vejetaryen misiniz?
Vejetaryenim ve herkese
tavsiye ederim. Zaten insan doğuştan otoburdur. Suyu yalayarak içen
hayvanlar ( kedi köpek aslan kaplan ) etobur, emerek içenler ( kuzu, inek,
geyik vs ) otoburdur diye bir tez var ve ben bunu çok tutuyorum. Dünyada
milyonlarca insan halen vejetaryen besleniyor. Bu konuda şimdiye kadar ot yiyor
diye sağlık sorunu yaşayan insan da görmedim. Tersine et tüketiminden dolayı
rahatsızlanan ise çok gördüm. Diğer yandan dahi olarak kabul edilen Einstein,
Leonardo Da Vinci, Galileo, Edison; Rousseau, Newton gibi birçok insan et
yememiştir. Böyle bir tesadüf olabilir mi? Hiçbirisi midesinde hayvan
mezarlığı olsun istemedi diye yorumluyorum ben bunu. Dikkat edin, genelde
insanlar hayvanların yavrularını yer. İnek değil de dana kuşbaşı isterler.
Örneğin koyun yerine kuzu gerdan yemeği tercih ederler. Çünkü Yaşlı
hayvan eti lezzetli olmaz. Bir hayvanın yavrusu daha lezzetlidir. İnsanoğlu
damak tadını böyle tesbit etmiş. Bu hayvanların da annelik duyguları var ve
gözleri yaşaran memeli hayvanlar bunlar. Bir koyunun yanından yavrusunu
aldığınız zaman anlarsınız ne demek istediğimi. Bunun adı düpedüz gasptır.
Hangi hakla bir hayvanın yavrusunu alıp onun boğazını kesip, yiyebilirsiniz.
Bütün dillerde “et” ile “hayvan” kelimesi farklı kelimelerdir. Kendinizi
kandırarak Et yiyorum, dersiniz, hayvan yiyorum, demezsiniz.
Onu yenebilecek hale getirme oyunundan başka bir şey değildir bu, çünkü
yediğiniz düpedüz hayvan ölüsüdür. Hayatımızın bir çok alanında olduğu gibi
bunu da pek sorgulamıyorsunuz ve alışılageldiği gibi yaşıyorsunuz. Ama doğanın
kanunu böyle diyorlar. O kanun etobur hayvanlar için ve ihtiyaçları kadar
geçerli. Tok bir aslan ya da kaplan geyiğe saldırmaz.
Depolamak ihtiyaçtan fazlasını tüketmeye çalışmak yine biz insanoğlunun en
büyük günahlarından biridir. Voltaire’in dediği gibi, "ya
konuşabilselerdi acaba onları yiyebilir miydik?"
NİSAN 2010 Av.Ahmet Kemal Şenpolat






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder