22 Kasım 2014 Cumartesi

''Kontağı Çevirmeden Kaputa Vur'' Aracınıza Bir Canlı Sığınmış Olabilir!

Soğu havadan korunmak amacıyla, otomobil motorlarına sığınan hayvanlar için motoru çalıştırmadan önce, KAPUTA VURUN!

(*) Bir Hayvan Koruma Derneğinin Görevi Ne Olmalı - Habertürk

BİR HAYVAN KORUMA DERNEĞİNİN GÖREVİ NE OLMALIDIR 
Bugüne kadar gelen yanlış uygulama ve usul hayvanları koruma sıfatı altında çalışan derneklerin üçüncü şahıslar tarafından ihbar kurumu olarak görülmesi, herhangi bir kötü muamele ile karşılaşıldığı zaman hemen o bölgede bulunan derneğe durumun bildirilmesi, kapsının önüne kedi köpek bırakılması ve aradan bu kişinin çekilmesi olarak algılandı.
Oysa hepimizin de bildiği üzere Türkiye’de hayvan koruma derneklerin çoğu gerek maddi açıdan olsun gerekse yetişmiş eleman eksikliğinden olsun her zaman için zor durumdadır. Ülkemizin içinde yaşamış olduğu ekonomik sıkıntılar, olağan hale gelen krizler, hayvan haklarına bakış açısının dar olması, dernek yöneticilerinin egolarını bir türlü bastıramayıp zincirli  köle olmaları, derneklerin çoğunu hayvanlardan bile daha acınası ve zavallı durumda olduğunu hepimize ispat etmiştir!
Ülkenin bu kadar aydın, kaliteli, entelektüel, pratik zekalı cevheri olmasına rağmen çoğu bu negatif etkiler nedeniyle bu derneklere uğramak istememektedir. Maalesef kamuoyunda oluşturulan yanlış “ dernek” ve “hayvansever” ( fakat insansevmez) imajı ile derneklerin bir ihbar kurumu olarak algılaması onların asıl yapması gereken STK baskısını bir türlü idari kurumlar üzerinde oluşmamasına neden olmaktadır.
Hatta öyle ki hayvan koruma derneğin görevi kedi köpek bakmak ya da cebinden çıkarıp para vermek olarak dayatılmaktadır. Bu görevi yapması gereken kurum DEVLETTİR. Aslında derneklerin kimi zengin ve kadirşinas gönüllülerinden bağış toplayarak bunu yapmaya çalışmaları yaşanan ikilemin belki de en büyük dışa vurmuş halidir.
Açıkçası bir derneğin kısırlaştırma yapmak için para toplamasını hiçbir zaman anlayamamışımdır. Hangimiz devletten daha zengin olabiliriz ki? Ya da hangimiz kapımızın önündeki sokakta elektrik – su – doğalgaz tesisatı değişmesi gerektiği zaman mahallece para toplayıp belediye yerine bu göreve soyunuruz ki?
Şunu kabul etmek gerekir ki, hayvan beslemek güdümüz her zaman için hayvan hakkını korumak, idari yazışmalarla devlete unutmuş olduğu görevi hatırlatmaktan daha önde gelir. Birincisinde yaşanan manevi tatmin asla, ikincisindeki  gibi soğuk- itici, can sıkıcı, sonucu bile “resmi“ bir yazı olacak bir eylemle  boy bile ölçüşemez.
O nedenle etrafımızdaki zengin hatta maddi durumu zor durumda olan insanlardan bile para toplayarak bu paralarla kuru mama almak, veterinerlik hizmetleri vermeye çalışmak derneğin asli görevi olmamalıdır. Devletin yapması gereken işi dernek o küçük bütçesi ve kadrosu ile yapamaz. Trilyonları olsa bu kısır döngü ile başa çıkamaz.
O zaman böyle bir misyona soyunmuş bir derneğin, vakfın, hatta federasyonların görevi ne olmalıdır?
Onların görevi öncelikle Sivil toplum örgütü  olarak devlete baskı yapıp bu gibi işler için devleti zorlamaktır. Topladıkları bu paralarla, kamuoyu yaratmak için yerel televizyonlar, radyolar, basın başta olmak üzere halkla ilişkiler çalışmaları yapmaktır. Milletvekillerinden tutun, belediye başkanlarına, bakanlara, zabıta müdürlerine, okuldaki eğitmenlere kadar çalışmalar yapmak, afiş bastırmak, fuarlarda stant açmak, müftülerle, rotaryenlerle, masonlarla, çok geniş kesimlerle görüşme yapıp bilinen kabuğu kırmaktır. Mevcut arazde kurtarma  çalışmalarını yaparken, bakımevlerindeki hayvanlara bakarken aynı zamanda paneller düzenlemek, uluslararası sempozyumlara müdahil olmak, mahkemelerde dava açmak, bu davanın sonuçlarını kamuoyu ile paylaşıp, balık tutmasını ortalama vatandaşa öğretmektir. İki çalışma arasındaki paralellik mutlaka sivil toplum örgütü çalışması lehine ağır basmalı, kedi köpek toplayıcılarından sivil toplum örgütü çalışması yapılacağı asla unutulmamalıdır.
Bir dernek zamanında Avrupa Birliğinden ciddi fon almış, bu paranın büyük bir kısmını bir yıl içinde kuru mamaya yatırmış, ertesi yıl  tekrar hayvan severlerden para istemeye başlamıştır. Aslında bu örnek maalesef hepimizin yaşadığı kısır döngünün tipik yansımasıdır. Hepimizin başından geçen ama kabul etmek istemediğimiz gerçektir. Kabul etmek istemeyiz çünkü gönüllülerden alınan bağışlarla devletin yapması gereken bir işi kimseye kaptırmak istemeyiz.
Manevi “besleme” duygumuzu belki de tatmin etmek için “ hayvan koruma gönüllüsü” sıfatı ya da derneği arkasına saklandığımızı çoğu zaman düşünmüşümdür
Hayvan beslemek varken, bu kadar güzel ve tarifi imkansız  psikolojik tatmin dünyası önümüzde dururken, kimse de kalkıp ne broşür bastırmak, ne afiş yapmak, ne billboard düzenlemek, ne panel yapmak için para vermek istemez. Çünkü önündeki somut yaralanmış köpeği görür, canı çıkartılmış atı, eşeği, ineği görür, bacağını araba çiğnemiş kediyi görür. Milyarlarını buraya akıtır.
Ve gün gelir o milyarlar bir gün Bandırmadaki, Antalya’daki, Mamak’taki, İstanbul’daki, Bodrum’daki, Didim’deki katliam olur.
Derneklerin, vakıfların görevi kurumsallaşarak devletin unutmuş olduğu, yapmak istemediği, ayak sürçtüğü konularda onun üzerinde broşürlerle, medya ile afişlerle, ikili görüşmelerle baskı oluşturmaktır.
Yoksa trilyonlarınız olsa milletin hayvanlara karşı işlemiş olduğu günahını temizleyemezsiniz. Ne para dayanır, ne bütçe, ne emek, ne enerji! Bugüne kadar yapılan da budur zaten. Tüm sistem bu anlayış nedeniyle iflas etmiştir.

Giresun, Adana, Eskişehir, Kadıköy, Diyarbakır tam olmasa da bu yol ile başarmışlardır.
Başaramayan şehirler maalesef ceplerindeki para bitene kadar devletin görevini üstlenmeye kalkan ve bağış toplayarak yaşamaya çalışan dernekçilerdir.
Yeni kurulan federasyonumuzun da  felsefesi de alışılmışın dışında bir taktik izleyerek ve ulusal çapta devletin yapması gereken görevi yine ona hatırlatmak ve denetleme görevinde kalmaktır. Bu şekilde eğitim vermekte ve bunu destekçilerine aşılamaktadır. Çünkü eski sistem çökmüştür.


Artık  hayvan hakları bakış açısı Türkiye’de  eski alışkanlıklarından kurtulup yeni bir vizyon kazanmalı, devletin yapmak istemediği görevi devlete hatırlatmalı, bir ihbar kurumu olarak değil, devleti çalıştıran bir mekanizma olarak yerini almalıdır.
Bu yeni sistemi beğenmeyenler, kurmuş oldukları bu yanlış düzenin yıkılmasını istemeyenler de maalesef  kendileri gibi olanları yanlarına çekmeye çalışıp yeni bir vizyon getirmek isteyenlere saldırırlar, ekip çalışması istemezler,  halkla ilişkiler, seminerler gibi kuru kalabalık söylemler istemezler, insan merkezli tartışmalara prim uzatırlar, yapılan bu yepyeni çalışma görünmesin diye fiili olarak uygulanması mümkün olmayan “projeler üreterek” uyuyan Kızılderili’nin uyanmasını engellerler.
Çünkü o yeni fikir ve bakış açısı aslında kendi kurmuş oldukları dünyanın yıkılmasının sinyalleri, yani sonun başlangıcıdır. 
----------------------------------------------------------------------------------------
This article in İngilizce

(*) What Must Be The Duties of An Animal Protection Society?
Up until now, animal protection societies are (mis)perceived as organizations for misbehavior denouncement and local facilities to abandon pets freely. However, we all know that in Turkey animal protection societies are always in a tough situation, both in terms of finance and qualified workforce. Economic difficulties, crises that became routine, shallow point of view on animal rights, inability of society managers to suppress their own egos and become a slave to it has proved in time to all of us that most such societies are in a worse shape and more pathetic than a stray animal!

Though we have a lot of intellectual, helpful, pragmatic and high-quality people in Turkey, most of them refuse to get in touch with such societies because of this negative image. Unfortunately, this faulty "society" and "animal-lover" (read: "does not love people") image combined with the perception of "local denouncement organizations" caused them to lose their potential powers as NGOs which they may use to create pressure on administrative organs. Even worse, the duty of an animal protection society is dictated as "to take care of cats and dogs, or provision funds to this end". This is GOVERNMENT'S duty, not that of societies'. In fact, having societies that collect donations from their rich and helpful volunteers, and trying to do exactly as told may be the pinnacle of this twisted dilemma.
Personally, I could never have understood why a society collects money to spay or neuter stray animals. Which one of us may be richer than the government itself? Or, to put it differently, which one of us collect money in our neighborhood when electric/water/gas infrastructure in our street needs to be changed, to do what our local municipality needs to do. Granted, our instinct to feed an animal always suppresses the logical thing to do - exchanging formal letters with related government organs to remind them of their duties, thus to protect animal rights as a whole. The satisfaction in the latter act, which will undoubtedly result in a cold, formal and maybe even repulsive "official" letter, can never measure up to that of the former one.
This is why collecting money from the rich (and sometimes even from the poor) to buy food for the animals or to provide veterinary services should not be among the primary duties of a society. A society cannot do what a government has to do with its limited budget and manpower. Even if it has billions of dollars, it just can't manage the vicious circle.
What, then, should be the duty of an animal protection society, foundation or a federation?
As NGOs, their duty must be to pressure the government to do its duties properly. They must perform PR work via local TV, radio and printed press by using the donated money to create public awareness. Such societies must work in close coordination with their representatives, mayors, ministers, police chiefs, teachers, etc., to open up stands in local events, print posters and establish connections with rotarians, masons and other similar organizations to break the status quo. Holding panels, attend international symposiums, filing cases in courts, sharing the outcome of such cases with the public, thus teaching the public "how to fish" is among their primary responsibilities.
One may remember the case of a society in Samsun, which managed to get a serious amount from EU. They have been equally successful to waste a huge percentage of it on dry animal food within a year, and began to ask for donations from volunteers again. This is a perfectly clear reflection of the above said vicious circle. This is the truth in which we all live yet refuse to accept. We refuse because we never want to leave a job funded by volunteers to its original assignee, the government. Sometimes I thought to myself that maybe we all are trying to soothe our "feeding" instinct by hiding behind that "animal protection volunteer" or "animal protection society" label.
While one has the opportunity to feed an animal, thus achieving psychological satisfaction, no one wants to spend money on printing a brochure, designing a poster, hiring a billboard or arranging a panel. One simply sees the wounded dog, the beaten-up horse or donkey, the cat with one leg crushed by a car in the streets. One spends thousands of dollars for these animals.
And one day those spent thousands of dollars lead to the slaughters in Bandırma, Antalya, Mamak, Kutludüğün, Marmaris, Bodrum or Didim. We especially emphasized this point in HAYTAP meetings in Istanbul and Ankara. We clearly stated that it is impossible for the volunteers to cover up for the wrongdoings of other people, even in a lifetime.
For instance, as HAYTAP, we held meetings with Istanbul Metropolitan Municipality recently. As a result, the government, which asked for payment even for a spaying or neutering operation, agreed to do it for free! More information on this will be available on our web site soon.
Societies and foundations must become 'organizations' to pressure government by using brochures, posters, media and meetings to do their duties which they forgot, do not want to do or do reluctantly. Otherwise, even if one has millions of dollars one cannot make up for other people's wrongdoings. One can never find enough money, nor time and effort for such a huge cover-up. This is what has been going on so far, and this is why the whole system collapsed.
There are a few good examples, though. Cities like Giresun, Adana and Eskişehir succeeded, though not exactly this way. Others who haven't succeeded are simply NGOs who tried to play government while their money lasted, then began to ask for donations just to survive.
The philosophy behind the newly established HAYTAP is to follow a less traveled path along with the exemplary work set by Adana or Eskişehir, and grow across the nation. HAYTAP is training people this way. Because the old system has toppled down.
But Giresun collaborated with the government and succeeded, just like Adana, Eskişehir or Kadıköy. They did not become so flagrant since they did a good job. However, the ones who insistently try to do what government has to do will keep going under while being criticized by everyone because they are not delivering results.
From now on, animal rights should have a new vision unlike its old one, organizations must remind the government its duties that it does not want to do and thus act as a mechanism that helps government work, NOT as denouncement points.
Then there are those who does not like this new system. They act as agents to carry sensitive information, team up with the ones like them and attack those with the new vision, they hate teamwork, they dislike "noisy" acts like PR work or seminars, they keep focusing on individuals rather than plans or results and they tend to come up with unfeasible "projects" to block out this new approach.
All because they know that this new idea, new approach signals the end of the world they created, in short, the end of the beginning.
10/08/2008
Ahmet Kemal Şenpolat,
Attorney At Law
Chairman, Board of Directors of
HAYTAP Animal Rights Federation


Bir Göl Havzası Ölümden Nasıl Kurtuldu ?


İstanbul’da yaşayanlar dahi pek  bilmez ama Büyükçekmece göl havzası barındırdığı eko sistem ve yaban hayatı çeşitliliği bakımından Türkiye’nin önemli sulak havzalarından biridir. Göl havzası içinde olmasından dolayı, gerek sincapların, tavşanların, kekliklerin, tilkilerin, kuşların, kaplumbağaların  barınma yeri olduğu gibi göçmen kuşların da yüzyıllardır Marmara Denizi’nden sonraki mecburi  uğrak ve dinlenme yeridir. İlkbahar ve sonbahardaki göç sırasındaki onlar için duraklamalarında dinlenmelerinde son istasyondur.
Buna rağmen İstanbul Büyükşehir belediyesi ne yaptı biliyor musunuz? Hektarlarca alana sahip bu göl havzasının bölgenin moloz ve hafriyat döküm alanı olması için meclisinden karar aldı!
Hem de sessiz sedasız. Hem de hiçbir basın kuruluşunda bu doğru düzgün duyulmadan ve şehrin merkezinde bu kadar büyük yeşil bir alanın yok olmasına ve muhalefet şerhlerine rağmen. Ne kadar ilginçtir ki, belediye kararı ile bu bölgeye ancak hafriyat dökülerek topoğrafik yapının düzeltilmesi ve rekreasyon alanı sağlanması için kamu yararı olduğundan bahsetti.
Halbuki söz konusu arazi Büyükçekmece gölünü besleyen ana su kaynaklarından birisi olması ve %85i stabilize tabir edilen geçirgen katmanlardan oluştuğu bilinmesine rağmen. Gelen molozlar ise neye neden olacaktı biliyor musunuz?
Civar inşaatlardan taşınan  inşaat hafriyatları ve molozları tamamı killi topraktan oluşması nedeniyle zaman içinde bu yüzeylerin bu malzemeyle kaplanması sonucu Büyükçekmece gölü alttan su kaynakları tarafından beslenemeyecek ve gelecekte çok örneğini Türkiye’nin birçok bölgesinde gördüğümüz üzere kuruyacaktı. Tıpkı Seyfe Gölü, Akşehir Gölü, Beyşehir Gölü gibi. Çünkü killi malzemeni oluşturmuş olduğu malzeme, yağmurlar sonrası bile adeta su geçirimi mümkün olmayan bir katman yaratacaktı.
İstanbul 5. İdare mahkemesine HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu olarak açtığımız bu idari kararın iptali davasında mahkeme yürütmenin durdurması yönünde çok cesaretli bir karar verdi.  Belediyenin itirazını ise üst mahkeme reddetti. Çok ilginçtir biz hayvanların doğal yaşamı yok olmasın diye mücadele ederken, sanki birilerine de nazire yaparmışçasına bu mahkeme kararı; sadece o bölgedeki doğal yaşam alanını korumakla kalmadı aslında  o bölgeden yararlanan milyonlarca insanın içme suyu alanının, yeşil alanının imara açılmasını, gölün kurutulmasının da önüne geçmiş oldu.
Yani neymiş, hayvan hakları savunucuları kamuoyunda bilinenin aksine insanlar için bile mücadele ediyormuş.
Keşke aynı duyarlılık toplumun her kesiminden gelebilse. İnşaat molozları, hafriyatçıların atıkları mahkeme kararlarına gerek kalmadan seçtiğimiz kişilerce doğrudan bizler lehine yorumlanabilse. Keşke,i sivil toplum örgütlerinin zamanında yaptığı uyarılar, çalışmalar dikkate alınabilse.
“Onlar torunlarını düşünmüyor, onların torunlarını DA biz düşünüyoruz”

Ben Var ya BEN !

Ben var ya ben;

Ben seni yerim. Giyerim. Döverim. Gerekirse Zikerim. Sirklerde televizyonlarda şaklabanlık yaptırırım. Zehirlerim. Açlıkla imtihan ederim. Kafeslere tıkarım. Annenden ayırırım. Doğurturum. Satarım. Yavrularını boğarım. Gözüne asit dökerim, yapıştırıcıyla kör ederim. Kürk yaparım. Ateş çemberinden geçiririm, ip üstünde gidebilmen için bisiklete bindiririm. Üzerinden rant sağlarım. Kısırlaştırıyorum diyip yaralı haline sokağa salarım. Üzerinden hem zehirlerken hem ameliyatını yapmış gibi görünerek para kazanırım. O parayla çocuğuma ekmek alırım, su içiririm.  Doğada üremen için kanallar açar sonra da vahşice avlarım, avlanman için yasalar çıkarırım. Yunus gösteri merkezlerinde umut tacirliği yaptırırım, hastalıklara şifa olduğu yalanını atarım, doğada yapmayacağın hareketlere zorlarım. Ancak ve ancak bunları yaparsan sana bir  kova ölü balık veririm. Anneni katlederim, kanlı bir dünyadan seni kopartarak alır uzak topraklara getiririm. 
Hile yaparım köftenin içine zehir koyarım. Aldatırım. Çünkü ben insanım.
Ben insanım, doğanın efendisiyim. Avantajlı ırkım. Bu dünya beni eğlendirmek ve gönlümü hoş tutmak için vardır, dünya yalnızca benim gibi kurnazlaradır. 
Ben kirletirim, tüketirim, diğerleri ise temizler ve tasarruf eder. 
Diğer Uzakdoğulu insan türdeşlerimi neden kedi-köpek eti yiyorsun diye suçlarım ama kendim löppedenek minnacık kuzuyu mideye indiririm, zavallı yavru danayı ve yavru pilici soslar boğazımdan geçiririm. Düşünmem.
Yemeyenleri az geri kalmış kültür diye suçlarım. Herkesi köpek sevmeye, foklara sempati duymaya zorlarım. Ama kutup ayılarını boz ayıların doğal yaşamlarını yok edip onları için plansız şehirleşme yaratırım, metroyu, raylı sistemleri reddederim. Havayı kirletir, bir fısfısla ozonu delerim. Buzulların erimesine neden olurum, oradaki canlıların hayatları sona ermesini düşünmem. Ben insanım kendi içimde dahi çelişki yaşarım.
Hayvana tecavüz edeni yere batırırım, ama dişleri sökülmüş ayıyı köpeklere parçalatır kumar oynarım, parası ile içki içerim. Doğadan koparırım hayvanat bahçesi denen zulüm kafeslerine sizleri tıkar bilet satar para kazanırım. İnsanlara hayvan sevgisi öğretirim.
Görevimi yapmam, suçu senin üzerine atarım. Kuş gribini, kuduzu, uyuzu senin suçun olarak gösteririm. Acı çektirerek onları  yok ederim. Ama onlar can çekişirken ben büromda bilgisayarda tetris oynarım, fal açarım, aracımın eve gidiş servis saatini hesap ederim. Aybaşında maaşımı çatır çatır alırım. Emir kuluyum derim, işimi yapar geçerim.
Çok sıkıştığımda " ama bitkilerin de canı yanıyor, maydonoz da mı yemeyelim" diyip çelişki bulurum, insanlara yardım etmediğim halde hayvan haklarını savunanlara insan haklarının daha olmadığından bahsederim. Ben insanım.
İşime nasıl gelirse paradigmamı öyle yaşarım. Alaya alırım, reddederim, küçümserim.
Ko-medyaya köpişlerimin pembe haberlerini veririm, köpişlerime  nasıl milyon dolarlık miras kaldığını, onların günde kaç kilo biftek yediğini, kedilerimin kuaförde saçınının nasıl tarandığını, fifilerimin yağmurda çizmelerinin süsünün hangi dükkandan alınacağını anlatırım. Cins hayvan kulüpleri reklamları yaparım, canım sıkılıdğı zaman on iki yıl sonra terk ederim.
Yerim, severim, giyerim, zikerim, döverim, terk ederim, zehirlerim, ALDATIRIM, HİLE YAPARIM.
Ben var ya ben.. Ben egomun çatlaklarında gezerim. İş yapmak isteyenleri birbirine kırdırır, ellerimi ovuştururum. İnternette geçirdiğim histeri krizimi, bunun getirdiği buhranı senin üzerinde denerim.
En kahraman Rıdvan ben olurum.
Sonunda ben var ya, ben hep “bir”  olurum diğerleri ise sıfır olur.
Hayvanları ben sevgimle bile öldürürüm.

Av.Ahmet Kemal ŞENPOLAT


23 Ekim 2014 Perşembe

Bazıları Seçimi Neden Kaybettiler ?

2008 yerel seçimlerinin artık bir başka açıdan da yorumlanması gerekmekte...
Özellikle sevgili HAYTAP a emek veren yıllardır koşturan, yazan, çizen  ve isyan eden gönüllülerin sesi tarafından.
Aşağıdaki yazının bir medya kuruluşunda belki de yayınlanmayacağını biliyorum ama web sitemizde yüzlerce, binlerce  okuyucuya, bizim ve iletmek istediğimiz doğrular ile o gerçekleri tüm okurlara açıkça yazabilmekteyiz... Aşağıdaki yazının da duyarlı sizler tarafından daha iyi algılanacağını umuyorum.
Bazıları yerel seçimleri neden kaybettiler? Neden sürpriz olarak yorumlamaya devam ediyorlar siyasiler bu sonuçları?
Düşünelim ve biraz geriye gidelim mi?
Önce geçmişe dönük en kritik il olan Antalya’dan başlayalım…Antalya neden  bir önceki başkanlığın yönetimini kaybetti..? Zavallı bir aslana zulüm edip taa o Antalya’dan o İstanbul’daki bir futbol stadyumuna keyif için getirtilmeye izin veren ve 30 bin kişinin o stadyumda ağzından köpük salarcasına yankılanan seslerle  o cana verdiği korkuyu salan bizler miydik? Yoksa o belediye başkanlığı mıydı? Ya Varak ormanlarında gizli saklı yüzlerce yavru köpeği  ve annelerini, sahipli sahipsiz  hayvanları öldüren de  Eskimolar mı ydı?
Ya İstanbul Kartal belediyesi sürpriz bir şekilde neden el değiştirdi sanıyorsunuz?
İstanbul’daki Sarıyer belediye başkanı ne demişti?

Hayvanların oy hakkı yok, yanlış mı hatırlıyorum? Peki ne oldu? Kendi partisi bile, hatta  arkadaşı bile onu aday göstermedi…!!!

Ya Türkiye’yi bir anda dünyanın gündemine getiren O Van’da ne olmuştu?
Ağrı’da zavallı köpeklerin soğuktan ölmesine neden  olan ve bu ilde bakımevi yaptırmayan ve o köpeklerin yüzlerce kilometre uzaktaki Diyarbakır’a yollanması ya da HAYTAP müdahalesi ile nakledilmesine rağmen konuya duyarsız kalan bir ilin  bu yöndeki görevini yerine getirmemiş  olduğu bir belediye başkanı, sizce de görevde kalabilir miydi? Kalmalı mıydı?
Ya Ankara’da Yenimahalle ve Çankaya belediye başkanları neden el değiştirdiler?
Bandırma’yı tekrar hatırlamak ister misiniz?
Bandırmada katliam yapıldığı halde, katliamdan habersiz (!) miş gibi beyan veren  O baş lar...  iktidarda kalabilir miydi ..? ya da o  sonuçtan sorumlu olan herhangi bir belediye başkanı da yerinde kalabilir miydi ?
Ya kana ve zehre bir türlü doğmayan turizm beldesi olmayı güya hedeflemiş bir Erdek? O Erdek ki;
Gönüllülerle kavga eden, hayvanları iskelelerde sokaklarda inim inim inleterek öldüren Erdek? Hatırlamak ister misiniz iskele üstündeki görüntüleri ya da canı sıkıldıkça tüfekle barınak içindeki garipleri de vuran bir zihniyete sahip bir Erdek?
Ya peki sokak hayvanı getirene hani o 5 lira vaat etmiş İnegöl?  Şehir çöplüğünde  yaz sıcağında susuzluktan kıvranan hayvanlara tenezzül etmeyen bir Balıkesir?
Bunlar benim aklıma ilk gelenler. Yazının uzamaması için çok çok da derine ve diğer onlarca örneğe gitmek istemedim..
Ama “ah tutmak” diye bir şey vardır ya…
İşte garibanların ahını alanlar...
İşte el değiştiren ya da genel başkanları tarafından bile aday gösterilmeyen iller, ilçeler…
İşte kendinden acizleri görmeyenler ve onların dramına sessiz kalanlar...
Bu son yerel  seçimi bizim garibanlar açısından bakarak böyle yorumlayalım derim.
Av.Ahmet Kemal ŞENPOLAT
2008 yerel seçimlerinin hemen sonrası
HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı

15 Ekim 2014 Çarşamba

Artık Yunus Parkı İstemiyoruz- Habertürk

O çok sevdiğimiz Flipper’lar için hayatlarını kabus etmek bizlere nasip oldu yine. Çocukluğumuz onun filmlerini izleyerek geçti. Sonra büyüdük ve gördük ki biz onları sevgimizle öldürüyoruz. Okyanuslar yerine küçücük havuzlara tıkıyoruz, hasta insanları iyileştiriyor diye insanlara umut tacirliği yapıyoruz. Denizlerden avlanıp onlar için küçücük, mini minicik gürültülü, klorlu sulara hapsediyoruz ve üzerinden yüzbinlerce dolarlar kazandırıyoruz.
Avrupa ülkelerinin çoğunda yasaklanan yunus parkları ülkemizde hiçbir kontrole, hiçbir bilimsel ahlaka sığmadan  pırtlak gibi yerden bitiyor. Ufacık bir havuz inşaat eden, nerden getirildiği belli olmayan, büyük olasılıkla annesinden yavruyken ayrılan havuzların içi  zavallı yunuslarla dolduruluyor. Doğalarında olmayan hareketleri yapmaya zorlanıyorlar. Denizlerde iken halklardan geçmeyen, açlık uğruna toplarla oynamayan zavallı dostlarımız biz insanlar öyle istiyor diye her türlü şaklabanlığı yapıyorlar.
Ne tarım bakanlığı ne de çevre bakanlığı yetkilileri bu işe dur diyemiyorlar. Yetki kargaşasından kurnaz işadamı faydalanıyor. Ülkemde 13.’sü de açılan bu yunus parklarının maddi getirisi büyük olmasına rağmen hayvanlara yapılan eziyet nedeniyle ülkeme gelecek turistler yurtdışından tur iptallerine neden oluyor. Ülkem protesto ediliyor. Turizm bakanlığım susuyor. Çünkü herkes onların dillerinin olmamasına dertlerini anlatamamasına acıyor! acıyor! acıyor!
Yüzlerindeki o masum gülüş onlar için sevgimizle öldürdüğümüz hapishanelere dönüşüyor. Artık açılmasın diyoruz bu havuzlar..
Çünkü bir kere açıldı mı artık durdurmak o kadar zor oluyor ki, dağ başına bile önüne gelen yabancı yatırımcı denizden yunus getirip para kazanıyor.
Sevgili Flipper biz seni açlıkla talim etmek  için sevmedik. Senin adına ilgisiz yetkililere sesleniyorum lütfen durduralım şu eğlence denilen sirk soytarılığını.
Onları doğal yaşam ortamlarına yakışıyor. Ne oldu benim ülkemin merhametine?

Av. Ahmet KEMAL ŞENPOLAT

Artık Düzenli Orduya Geçtik!

Sayıları Yüzleri Bulan Hayvan Derneklerinin HAYTAP Çatısı Altında Birleştiğini Belirten Avukat Ahmet Kemal Şenpolat, "Altı Ay İçinde 30 Derneği Daha HAYTAP Çatısına Alacağız. Hükümetler Artık Bizi Dikkate Almak Zorunda. Çünkü Biz Büyük Bir Kitleyi Temsil Ediyoruz ve Azımsanamayacak Kadar da Oyumuz Var" Dedi.

Sayıları yüzleri bulan hayvan derneklerinin HAYTAP çatısı altında birleştiğini belirten Avukat Ahmet Kemal Şenpolat, "Altı ay içinde 30 derneği daha HAYTAP çatısına alacağız. Hükümetler artık bizi dikkate almak zorunda. Çünkü biz büyük bir kitleyi temsil ediyoruz ve azımsanamayacak kadar da oyumuz var" dedi.

İSTANBUL Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Avukat Ahmet Kemal Şenpolat, beş yıllık mücadeleyle Türkiye’de sayıları yüzleri bulan hayvan derneklerini kısa adı HAYTAP olan Hayvan Hakları Federasyonu çatısı altında birleştirdi. Şenpolat, bugüne kadar gerilla taktiğiyle mücadele eden hayvanseverlerin federasyonla düzenli ordu haline geldiğini belirterek, "Altı ay içinde 30 derneği daha HAYTAP çatısına alacağız. Hükümetler artık bizi dikkate almak zorunda. Çünkü biz büyük bir kitleyi temsil ediyoruz ve azımsanamayacak kadar da oyumuz var" dedi.

TEMA’ laşacağız

HAYTAP’a ilk etapta Adana Doğayı ve Hayvanları Koruma Derneği DOHAYKO, Diyarbakır Doğayı ve Hayvanları Koruma Derneği DİHAYKO, İstanbul Barınak Gönüllüleri Derneği BGD, Giresun Hayvanları Koruma Derneği GİRHAYKO ve Antalya Konyaaltı Dostları Derneği KDD üye oldu.

Şenpolat, devlete karşı mücadele etmek yerine, ciddi, bilinçli, bilimsel yollarla herkes tarafından kabul edilmiş bir kurum olacaklarını söyledi. Böylece devletin bugüne kadar uyguladığı politikalardan vazgeçmesini sağlayacaklarını belirten Ahmet Kemal Şenpolat, "Önemli olan, dünyaya topluma, insanlara çok daha geniş açıdan bakabilme cesaretini göstermektir. İşte ancak o zaman hayvanlar açısından bir umut vardır. HAYTAP, kısa sürede TEMA ve AKUT gibi bilinen ve dikkate alınan bir tüzel kişilik haline gelecek" dedi.

Oy potansiyeliyiz

HAYTAP Ulusal Örgütlenme Koordinatörü Nesrin Çıtrık ise örgütsüz olarak sorunu çözemeyeceklerini anladıklarını belirterek, Türkiye çapında çok ciddi bir dernekleşme başladığını söyledi. Hukuk, halkla ilişkiler ve lobi çalışmalarıyla kurum ve kuruluşları yasaları uygulamaya zorlamayı amaçladıklarını anlatan Nesrin Çıtrık, "Siyasiler oy getirmeyen hiç bir şeye ilgi duymuyor. Biz de büyük bir kitle olarak aynı zamanda büyük bir oy potansiyeli haline gelip, ilgilerini çekeceğiz" diye konuştu.

’Kabahat’ olmasın

DOHAYKO Gürpınar Şubesi Başkanı Sema Mandev de Hayvanları Koruma Kanunu’nun, Kabahatler Kanunu’ndan ileri geçemediğini belirterek, hayvana şiddetin Türk Ceza Kanunu’na girmesine çalışacaklarını söyledi.

17.08.2008 / Hürriyet