22 Kasım 2014 Cumartesi
(*) Bir Hayvan Koruma Derneğinin Görevi Ne Olmalı - Habertürk
BİR HAYVAN KORUMA DERNEĞİNİN GÖREVİ NE OLMALIDIR
Bugüne kadar gelen yanlış
uygulama ve usul hayvanları koruma sıfatı altında çalışan derneklerin üçüncü
şahıslar tarafından ihbar kurumu olarak görülmesi, herhangi bir kötü muamele
ile karşılaşıldığı zaman hemen o bölgede bulunan derneğe durumun bildirilmesi,
kapsının önüne kedi köpek bırakılması ve aradan bu kişinin çekilmesi olarak
algılandı.
Oysa hepimizin de bildiği
üzere Türkiye’de hayvan koruma derneklerin çoğu gerek maddi açıdan olsun
gerekse yetişmiş eleman eksikliğinden olsun her zaman için zor durumdadır.
Ülkemizin içinde yaşamış olduğu ekonomik sıkıntılar, olağan hale gelen krizler,
hayvan haklarına bakış açısının dar olması, dernek yöneticilerinin egolarını
bir türlü bastıramayıp zincirli köle olmaları, derneklerin çoğunu
hayvanlardan bile daha acınası ve zavallı durumda olduğunu hepimize ispat etmiştir!
Ülkenin bu kadar aydın, kaliteli,
entelektüel, pratik zekalı cevheri olmasına rağmen çoğu bu negatif etkiler
nedeniyle bu derneklere uğramak istememektedir. Maalesef kamuoyunda oluşturulan
yanlış “ dernek” ve “hayvansever” ( fakat insansevmez) imajı ile
derneklerin bir ihbar kurumu olarak algılaması onların asıl
yapması gereken STK baskısını bir türlü idari kurumlar üzerinde oluşmamasına
neden olmaktadır.
Hatta öyle ki hayvan koruma
derneğin görevi kedi köpek bakmak ya da cebinden çıkarıp para vermek olarak
dayatılmaktadır. Bu görevi yapması gereken kurum DEVLETTİR. Aslında derneklerin
kimi zengin ve kadirşinas gönüllülerinden bağış toplayarak bunu yapmaya
çalışmaları yaşanan ikilemin belki de en büyük dışa vurmuş halidir.
Açıkçası bir derneğin
kısırlaştırma yapmak için para toplamasını hiçbir zaman anlayamamışımdır.
Hangimiz devletten daha zengin olabiliriz ki? Ya da hangimiz kapımızın önündeki
sokakta elektrik – su – doğalgaz tesisatı değişmesi gerektiği zaman mahallece
para toplayıp belediye yerine bu göreve soyunuruz ki?
Şunu kabul etmek gerekir ki,
hayvan beslemek güdümüz her zaman için hayvan hakkını korumak, idari
yazışmalarla devlete unutmuş olduğu görevi hatırlatmaktan daha önde gelir.
Birincisinde yaşanan manevi tatmin asla, ikincisindeki gibi soğuk- itici,
can sıkıcı, sonucu bile “resmi“ bir yazı olacak bir eylemle boy bile
ölçüşemez.
O nedenle etrafımızdaki
zengin hatta maddi durumu zor durumda olan insanlardan bile para toplayarak bu
paralarla kuru mama almak, veterinerlik hizmetleri vermeye çalışmak derneğin
asli görevi olmamalıdır. Devletin yapması gereken işi dernek o küçük bütçesi
ve kadrosu ile yapamaz. Trilyonları olsa bu kısır döngü ile başa çıkamaz.
O zaman böyle bir misyona
soyunmuş bir derneğin, vakfın, hatta federasyonların görevi ne olmalıdır?
Onların görevi
öncelikle Sivil toplum örgütü olarak devlete baskı yapıp bu gibi işler
için devleti zorlamaktır. Topladıkları bu paralarla, kamuoyu yaratmak için
yerel televizyonlar, radyolar, basın başta olmak üzere halkla ilişkiler
çalışmaları yapmaktır. Milletvekillerinden tutun, belediye başkanlarına, bakanlara,
zabıta müdürlerine, okuldaki eğitmenlere kadar çalışmalar yapmak, afiş bastırmak,
fuarlarda stant açmak, müftülerle, rotaryenlerle, masonlarla, çok geniş
kesimlerle görüşme yapıp bilinen kabuğu kırmaktır. Mevcut arazde kurtarma
çalışmalarını yaparken, bakımevlerindeki hayvanlara bakarken aynı zamanda
paneller düzenlemek, uluslararası sempozyumlara müdahil olmak, mahkemelerde
dava açmak, bu davanın sonuçlarını kamuoyu ile paylaşıp, balık tutmasını
ortalama vatandaşa öğretmektir. İki çalışma arasındaki paralellik mutlaka sivil
toplum örgütü çalışması lehine ağır basmalı, kedi köpek toplayıcılarından sivil
toplum örgütü çalışması yapılacağı asla unutulmamalıdır.
Bir dernek zamanında Avrupa
Birliğinden ciddi fon almış, bu paranın büyük bir kısmını bir yıl içinde kuru
mamaya yatırmış, ertesi yıl tekrar hayvan severlerden para istemeye
başlamıştır. Aslında bu örnek maalesef hepimizin yaşadığı kısır döngünün tipik
yansımasıdır. Hepimizin başından geçen ama kabul etmek istemediğimiz
gerçektir. Kabul etmek istemeyiz çünkü gönüllülerden alınan bağışlarla
devletin yapması gereken bir işi kimseye kaptırmak istemeyiz.
Manevi “besleme” duygumuzu
belki de tatmin etmek için “ hayvan koruma gönüllüsü” sıfatı ya da derneği
arkasına saklandığımızı çoğu zaman düşünmüşümdür
Hayvan beslemek varken, bu
kadar güzel ve tarifi imkansız psikolojik tatmin dünyası önümüzde
dururken, kimse de kalkıp ne broşür bastırmak, ne afiş yapmak, ne billboard
düzenlemek, ne panel yapmak için para vermek istemez. Çünkü önündeki somut
yaralanmış köpeği görür, canı çıkartılmış atı, eşeği, ineği görür, bacağını
araba çiğnemiş kediyi görür. Milyarlarını buraya akıtır.
Ve gün gelir o
milyarlar bir gün Bandırmadaki, Antalya’daki, Mamak’taki, İstanbul’daki,
Bodrum’daki, Didim’deki katliam olur.
Derneklerin, vakıfların
görevi kurumsallaşarak devletin unutmuş olduğu, yapmak istemediği, ayak
sürçtüğü konularda onun üzerinde broşürlerle, medya ile afişlerle, ikili
görüşmelerle baskı oluşturmaktır.
Yoksa trilyonlarınız olsa
milletin hayvanlara karşı işlemiş olduğu günahını temizleyemezsiniz. Ne para dayanır,
ne bütçe, ne emek, ne enerji! Bugüne kadar yapılan da budur zaten. Tüm sistem
bu anlayış nedeniyle iflas etmiştir.
Giresun, Adana, Eskişehir, Kadıköy,
Diyarbakır tam olmasa da bu yol ile başarmışlardır.
Başaramayan şehirler maalesef
ceplerindeki para bitene kadar devletin görevini üstlenmeye kalkan ve bağış
toplayarak yaşamaya çalışan dernekçilerdir.
Yeni kurulan federasyonumuzun da
felsefesi de alışılmışın dışında bir taktik izleyerek ve ulusal çapta
devletin yapması gereken görevi yine ona hatırlatmak ve denetleme görevinde
kalmaktır. Bu şekilde eğitim vermekte ve bunu destekçilerine aşılamaktadır. Çünkü eski sistem çökmüştür.
Artık hayvan hakları bakış açısı Türkiye’de eski alışkanlıklarından kurtulup yeni bir vizyon kazanmalı, devletin yapmak istemediği görevi devlete hatırlatmalı, bir ihbar kurumu olarak değil, devleti çalıştıran bir mekanizma olarak yerini almalıdır.
Bu yeni sistemi beğenmeyenler, kurmuş oldukları bu yanlış düzenin yıkılmasını istemeyenler de maalesef kendileri gibi olanları yanlarına çekmeye çalışıp yeni bir vizyon getirmek isteyenlere saldırırlar, ekip çalışması istemezler, halkla ilişkiler, seminerler gibi kuru kalabalık söylemler istemezler, insan merkezli tartışmalara prim uzatırlar, yapılan bu yepyeni çalışma görünmesin diye fiili olarak uygulanması mümkün olmayan “projeler üreterek” uyuyan Kızılderili’nin uyanmasını engellerler.
Çünkü o yeni fikir ve bakış açısı aslında kendi kurmuş oldukları dünyanın yıkılmasının sinyalleri, yani sonun başlangıcıdır.
Av. Ahmet Kemal Şenpolat
10 Haziran 2008
10 Haziran 2008
----------------------------------------------------------------------------------------
This article in İngilizce
(*) What Must Be The Duties of An Animal Protection
Society?
Up until now, animal protection societies are (mis)perceived as
organizations for misbehavior denouncement and local facilities to abandon pets
freely. However, we all know that in Turkey animal protection societies are
always in a tough situation, both in terms of finance and qualified workforce.
Economic difficulties, crises that became routine, shallow point of view on
animal rights, inability of society managers to suppress their own egos and
become a slave to it has proved in time to all of us that most such societies
are in a worse shape and more pathetic than a stray animal!
Though we have a lot of intellectual, helpful,
pragmatic and high-quality people in Turkey, most of them refuse to get in
touch with such societies because of this negative image. Unfortunately, this
faulty "society" and "animal-lover" (read: "does not
love people") image combined with the perception of "local
denouncement organizations" caused them to lose their potential powers as
NGOs which they may use to create pressure on administrative organs. Even
worse, the duty of an animal protection society is dictated as "to take
care of cats and dogs, or provision funds to this end". This is
GOVERNMENT'S duty, not that of societies'. In fact, having societies that
collect donations from their rich and helpful volunteers, and trying to do
exactly as told may be the pinnacle of this twisted dilemma.
Personally, I could never have
understood why a society collects money to spay or neuter stray animals. Which
one of us may be richer than the government itself? Or, to put it differently,
which one of us collect money in our neighborhood when electric/water/gas
infrastructure in our street needs to be changed, to do what our local
municipality needs to do. Granted, our instinct to feed an animal always
suppresses the logical thing to do - exchanging formal letters with related
government organs to remind them of their duties, thus to protect animal rights
as a whole. The satisfaction in the latter act, which will undoubtedly result
in a cold, formal and maybe even repulsive "official" letter, can
never measure up to that of the former one.
This is why collecting money from the rich (and
sometimes even from the poor) to buy food for the animals or to provide
veterinary services should not be among the primary duties of a society. A
society cannot do what a government has to do with its limited budget and
manpower. Even if it has billions of dollars, it just can't manage the
vicious circle.
What, then, should be the duty of an animal protection
society, foundation or a federation?
As NGOs, their duty must be to pressure the government
to do its duties properly. They must perform PR work via local TV, radio and
printed press by using the donated money to create public awareness. Such
societies must work in close coordination with their representatives, mayors,
ministers, police chiefs, teachers, etc., to open up stands in local events,
print posters and establish connections with rotarians, masons and other
similar organizations to break the status quo. Holding panels, attend
international symposiums, filing cases in courts, sharing the outcome of such
cases with the public, thus teaching the public "how to fish" is
among their primary responsibilities.
One may remember the case of a
society in Samsun, which managed to get a serious amount from EU. They have
been equally successful to waste a huge percentage of it on dry animal food
within a year, and began to ask for donations from volunteers again. This is a
perfectly clear reflection of the above said vicious circle. This is the truth
in which we all live yet refuse to accept. We refuse because we never want to
leave a job funded by volunteers to its original assignee, the government.
Sometimes I thought to myself that maybe we all are trying to soothe our
"feeding" instinct by hiding behind that "animal protection
volunteer" or "animal protection society" label.
While one has the opportunity to feed an animal, thus
achieving psychological satisfaction, no one wants to spend money on printing a
brochure, designing a poster, hiring a billboard or arranging a panel. One
simply sees the wounded dog, the beaten-up horse or donkey, the cat with one
leg crushed by a car in the streets. One spends thousands of dollars for these
animals.
And one day those spent thousands of dollars lead to
the slaughters in Bandırma, Antalya, Mamak, Kutludüğün, Marmaris, Bodrum or
Didim. We especially emphasized this point in HAYTAP meetings in Istanbul and
Ankara. We clearly stated that it is impossible for the volunteers to cover up
for the wrongdoings of other people, even in a lifetime.
For instance, as HAYTAP, we held meetings with Istanbul
Metropolitan Municipality recently. As a result, the government, which asked
for payment even for a spaying or neutering operation, agreed to do it for
free! More information on this will be available on our web site soon.
Societies and foundations must become 'organizations'
to pressure government by using brochures, posters, media and meetings to do
their duties which they forgot, do not want to do or do reluctantly.
Otherwise, even if one has millions of dollars one cannot make up for other people's
wrongdoings. One can never find enough money, nor time and effort for such a
huge cover-up. This is what has been going on so far, and this is why the whole
system collapsed.
There are a few good examples, though. Cities like Giresun, Adana and Eskişehir succeeded, though not exactly this way. Others who haven't succeeded are simply NGOs who tried to play government while their money lasted, then began to ask for donations just to survive.
The philosophy behind the newly established HAYTAP is to follow a less traveled path along with the exemplary work set by Adana or Eskişehir, and grow across the nation. HAYTAP is training people this way. Because the old system has toppled down.
But Giresun collaborated with the government and succeeded, just like Adana, Eskişehir or Kadıköy. They did not become so flagrant since they did a good job. However, the ones who insistently try to do what government has to do will keep going under while being criticized by everyone because they are not delivering results.
From now on, animal rights should have a new vision unlike its old one, organizations must remind the government its duties that it does not want to do and thus act as a mechanism that helps government work, NOT as denouncement points.
Then there are those who does not like this new system. They act as agents to carry sensitive information, team up with the ones like them and attack those with the new vision, they hate teamwork, they dislike "noisy" acts like PR work or seminars, they keep focusing on individuals rather than plans or results and they tend to come up with unfeasible "projects" to block out this new approach.
All because they know that this new idea, new approach signals the end of the world they created, in short, the end of the beginning.
10/08/2008
Ahmet Kemal Şenpolat,
Attorney At Law
Attorney At Law
Chairman, Board of Directors of
HAYTAP Animal Rights Federation
Bir Göl Havzası Ölümden Nasıl Kurtuldu ?
İstanbul’da
yaşayanlar dahi pek bilmez ama Büyükçekmece göl havzası barındırdığı eko
sistem ve yaban hayatı çeşitliliği bakımından Türkiye’nin önemli sulak
havzalarından biridir. Göl havzası içinde olmasından dolayı, gerek sincapların,
tavşanların, kekliklerin, tilkilerin, kuşların, kaplumbağaların barınma
yeri olduğu gibi göçmen kuşların da yüzyıllardır Marmara Denizi’nden sonraki
mecburi uğrak ve dinlenme yeridir. İlkbahar ve sonbahardaki göç
sırasındaki onlar için duraklamalarında dinlenmelerinde son istasyondur.
Buna
rağmen İstanbul Büyükşehir belediyesi ne yaptı biliyor musunuz? Hektarlarca
alana sahip bu göl havzasının bölgenin moloz ve hafriyat döküm alanı olması
için meclisinden karar aldı!
Hem
de sessiz sedasız. Hem de hiçbir basın kuruluşunda bu doğru düzgün duyulmadan
ve şehrin merkezinde bu kadar büyük yeşil bir alanın yok olmasına ve muhalefet
şerhlerine rağmen. Ne kadar ilginçtir ki, belediye kararı ile bu bölgeye ancak
hafriyat dökülerek topoğrafik yapının düzeltilmesi ve rekreasyon alanı
sağlanması için kamu yararı olduğundan bahsetti.
Halbuki
söz konusu arazi Büyükçekmece gölünü besleyen ana su kaynaklarından birisi
olması ve %85i stabilize tabir edilen geçirgen katmanlardan oluştuğu
bilinmesine rağmen. Gelen molozlar ise neye neden olacaktı biliyor musunuz?
Civar
inşaatlardan taşınan inşaat hafriyatları ve molozları tamamı killi
topraktan oluşması nedeniyle zaman içinde bu yüzeylerin bu malzemeyle
kaplanması sonucu Büyükçekmece gölü alttan su kaynakları tarafından
beslenemeyecek ve gelecekte çok örneğini Türkiye’nin birçok bölgesinde
gördüğümüz üzere kuruyacaktı. Tıpkı Seyfe Gölü, Akşehir Gölü, Beyşehir Gölü gibi.
Çünkü killi malzemeni oluşturmuş olduğu malzeme, yağmurlar sonrası bile adeta
su geçirimi mümkün olmayan bir katman yaratacaktı.
İstanbul
5. İdare mahkemesine HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu olarak açtığımız bu
idari kararın iptali davasında mahkeme yürütmenin durdurması yönünde çok
cesaretli bir karar verdi. Belediyenin itirazını ise üst mahkeme
reddetti. Çok ilginçtir biz hayvanların doğal yaşamı yok olmasın diye mücadele ederken,
sanki birilerine de nazire yaparmışçasına bu mahkeme kararı; sadece o bölgedeki
doğal yaşam alanını korumakla kalmadı aslında o bölgeden yararlanan
milyonlarca insanın içme suyu alanının, yeşil alanının imara açılmasını, gölün
kurutulmasının da önüne geçmiş oldu.
Yani
neymiş, hayvan hakları savunucuları kamuoyunda bilinenin aksine insanlar için
bile mücadele ediyormuş.
Keşke
aynı duyarlılık toplumun her kesiminden gelebilse. İnşaat molozları,
hafriyatçıların atıkları mahkeme kararlarına gerek kalmadan seçtiğimiz
kişilerce doğrudan bizler lehine yorumlanabilse. Keşke,i sivil toplum örgütlerinin
zamanında yaptığı uyarılar, çalışmalar dikkate alınabilse.
“Onlar torunlarını düşünmüyor,
onların torunlarını DA biz düşünüyoruz”
Ben Var ya BEN !
Ben var ya ben;
Ben seni
yerim. Giyerim. Döverim. Gerekirse Zikerim. Sirklerde televizyonlarda
şaklabanlık yaptırırım. Zehirlerim. Açlıkla imtihan ederim. Kafeslere tıkarım.
Annenden ayırırım. Doğurturum. Satarım. Yavrularını boğarım. Gözüne asit
dökerim, yapıştırıcıyla kör ederim. Kürk yaparım. Ateş çemberinden geçiririm,
ip üstünde gidebilmen için bisiklete bindiririm. Üzerinden rant sağlarım.
Kısırlaştırıyorum diyip yaralı haline sokağa salarım. Üzerinden hem zehirlerken
hem ameliyatını yapmış gibi görünerek para kazanırım. O parayla çocuğuma ekmek
alırım, su içiririm. Doğada üremen için kanallar açar sonra da vahşice
avlarım, avlanman için yasalar çıkarırım. Yunus gösteri merkezlerinde umut
tacirliği yaptırırım, hastalıklara şifa olduğu yalanını atarım, doğada
yapmayacağın hareketlere zorlarım. Ancak ve ancak bunları yaparsan
sana bir kova ölü balık veririm. Anneni katlederim, kanlı bir
dünyadan seni kopartarak alır uzak topraklara getiririm.
Hile yaparım köftenin içine zehir koyarım. Aldatırım. Çünkü ben insanım.
Ben insanım, doğanın efendisiyim. Avantajlı ırkım. Bu dünya beni eğlendirmek ve gönlümü hoş tutmak için vardır, dünya yalnızca benim gibi kurnazlaradır.
Ben kirletirim, tüketirim, diğerleri ise temizler ve tasarruf eder.
Diğer Uzakdoğulu insan türdeşlerimi neden kedi-köpek eti yiyorsun diye suçlarım ama kendim löppedenek minnacık kuzuyu mideye indiririm, zavallı yavru danayı ve yavru pilici soslar boğazımdan geçiririm. Düşünmem.
Yemeyenleri
az geri kalmış kültür diye suçlarım. Herkesi köpek sevmeye, foklara sempati duymaya
zorlarım. Ama kutup ayılarını boz ayıların doğal yaşamlarını yok edip onları
için plansız şehirleşme yaratırım, metroyu, raylı sistemleri reddederim. Havayı
kirletir, bir fısfısla ozonu delerim. Buzulların erimesine neden olurum,
oradaki canlıların hayatları sona ermesini düşünmem. Ben insanım kendi içimde
dahi çelişki yaşarım.
Hayvana
tecavüz edeni yere batırırım, ama dişleri sökülmüş ayıyı köpeklere parçalatır
kumar oynarım, parası ile içki içerim. Doğadan koparırım hayvanat bahçesi denen
zulüm kafeslerine sizleri tıkar bilet satar para kazanırım. İnsanlara hayvan
sevgisi öğretirim.
Görevimi
yapmam, suçu senin üzerine atarım. Kuş gribini, kuduzu, uyuzu senin suçun
olarak gösteririm. Acı çektirerek onları yok ederim. Ama onlar can
çekişirken ben büromda bilgisayarda tetris oynarım, fal açarım, aracımın eve
gidiş servis saatini hesap ederim. Aybaşında maaşımı çatır çatır alırım. Emir
kuluyum derim, işimi yapar geçerim.
Çok
sıkıştığımda " ama bitkilerin de canı yanıyor, maydonoz da mı
yemeyelim" diyip çelişki bulurum, insanlara yardım etmediğim halde hayvan
haklarını savunanlara insan haklarının daha olmadığından bahsederim. Ben
insanım.
İşime
nasıl gelirse paradigmamı öyle yaşarım. Alaya alırım, reddederim, küçümserim.
Ko-medyaya
köpişlerimin pembe haberlerini veririm, köpişlerime nasıl milyon dolarlık
miras kaldığını, onların günde kaç kilo biftek yediğini, kedilerimin kuaförde
saçınının nasıl tarandığını, fifilerimin yağmurda çizmelerinin süsünün hangi
dükkandan alınacağını anlatırım. Cins hayvan kulüpleri reklamları yaparım,
canım sıkılıdğı zaman on iki yıl sonra terk ederim.
Yerim, severim, giyerim, zikerim,
döverim, terk ederim, zehirlerim, ALDATIRIM, HİLE YAPARIM.
Ben var ya ben.. Ben egomun çatlaklarında gezerim. İş
yapmak isteyenleri birbirine kırdırır, ellerimi ovuştururum. İnternette geçirdiğim
histeri krizimi, bunun getirdiği buhranı senin üzerinde denerim.
En kahraman Rıdvan ben olurum.
Sonunda ben var ya, ben hep “bir” olurum
diğerleri ise sıfır olur.
Hayvanları ben sevgimle bile öldürürüm.
Av.Ahmet Kemal ŞENPOLAT
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










